D. Mehmet Doğan: Cumhuriyet İslam Milleti İçin İlan Edildi

YUSUF GENÇ

Türkiye Yazarlar Birliği Onursal Başkanı D. Mehmet Doğan 28 Şubat rüzgârı eserken müstear isimle yayınlamak zorunda kaldığı kitabını bu yılın ekim ayında kendi ismiyle yayınladı. Takibata maruz kalmamak için müstearı tercih eden Doğan; ‘Millî Mücadele’nin doğru anlatımı, İslâm etkeni dikkate alınmadan yapılamaz’ diyor.

 

28 Şubat sürecinde müstear isimle yayınlamayı tercih ettiğiniz Türkiye Cumhuriyeti Tarihine Giriş’i şimdi kendi isminizle yeniden yayınladınız. İki farklı baskı arasında kitabın hikâyesiyle başlayalım

Bu kitap ilk kez 1998 yılında yayınlanmıştı. Aynı müstearla yayınlanan ve 28 Şubat dönemini anlatan “Brifingdeki İrtica” kitabı mahkemelik olmuş, ağır cezada yargılanırken naşirim beni ihbar etmiş, mahkeme karar aşamasındayken basın yoluyla işlenen suçların ertelenmesine dair bir kanun çıkmış ve beş yıl aynı mealde suç işlememek kaydıyla yakayı kurtarmıştık. İşte kitap da bu sırada çıkmış oldu. Neyse ki bu kitap dolayısıyla bir takibata maruz kalmadık. Her halde ismi dikkat çekmesini önledi!

Neden müstear imza ile yayınlarınız kitabı?

O sıralar sorumluluk gerektiren resmî bir görevim vardı. TBMM tarafından RTÜK üyeliğine seçilmiştim. 28 Şubat’ın ağır baskısı her şekilde hissediliyordu. Hep itiraz ettiğim dogmatik cumhuriyet tarihi anlatımına karşı bir şeyler yapmalıydım. Uzun süre üzerinde çalıştığım kitabı yayınlamazsam, zamanında itiraz etmeyerek sorumluk altında kalacağımı düşünmüştüm.

Tarihe, yalnızca hainler ve kahramanların olduğu yer olarak bakıyoruz sanki…

Resmi ideoloji, tarihi bir meşrulaştırma alanı olarak kullandı. Sebebi bu. Kahramanların meşruiyeti için hainlerin bilhassa çizilmesi gerekiyordu. Yoksa Osmanlıdan Cumhuriyeti geçişin, geçiş sonrasında Türkiye’nin yönetimini tesahüp eden kadronun meşruiyeti tartışılırdı.

Milli Mücadele’de ‘İslam’ vurgusu, altını özellikle çizdiğiniz bir başlık. Bu vurgu neden?

Millî Mücadele’nin doğru anlatımı İslâm etkeni dikkate alınmadan yapılamaz. Millî Mücadele’nin yürütülmesinde merkezî rolü olan, aynı zamanda olağanüstü devlet fonksiyonlarını üstlenen TBMM’nin meşruiyet ve düşünce zemini, kesin olarak dinî muhtevalıdır. TBMM’nin üye yapısında bu büyük ölçüde hissedildiği gibi, alınan kararlarda da açıkça görülmektedir. TBMM’nin tamamen dinî sebeplerle içki yasağı kanunu çıkardığını (Men’i Müskirat Kanunu), bütün kanunların 1921 yılında kabul edilen Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun, (Anayasa’nın) yedinci maddesine göre, “şer-i şerife” uygunluğunun denetlediğini unutmamalıyız. Milli Mücadele’nin I. Dünya Savaşı dolayısıyla ilan edilen ‘Cihad’ın kapsamında yürütüldüğünü söylemek mümkündür. ‘Milli Mücadele’ adlandırması yanında Mücahede-i Milliye yani Milli Cihad isimlendirmesine de başvurulmuştur. Ankara, resmi kalemler tarafından “Umum İslâm Kıyamının (ayaklanmasının) Merkez Karargâhı” olarak tesmiye edilmiştir.

Kitapta epey uzunca bir kronoloji var. Yazılmış binlerce kronoloji varken, buna neden ihtiyaç duydunuz?

Kitabın başına uzunca bir kronoloji koymayı iki sebeple gerekli gördüm. Birincisi teknik olarak Cumhuriyet dönemi ile ilgili bir kitabın cumhuriyete akan tarihini hatırlatmak için 1914, yani birinci dünya savaşının başlangıcından cumhuriyetin ilanına kadar olan dönemi tasvir etmek gerekiyordu. İkincisi, yüzlerce binlerce kronolojik metin hâkim bakış açısıyla düzenlenmişti ve Milli Mücadele döneminde olup bitenleri tam manasıyla yansıtmıyordu. Kronoloji denilince okunması zor metinler anlaşılır. Bizim başa koyduğumuz zamansırası izahlı olduğu için kolaylıkla okunabiliyor.

Milli Mücadele’de de sanki bir ulus devlet kafası varmış gibi gizlenmiş epey kurum ve başlık var… Milli Mücadele, bir ulus devlet inşası için mi yapılmıştı?

Milli Mücadele’nin başlangıcında siyasi sınırlar belirsizdir. Bu yüzden Ankara’da açılan Meclis’in adı “Büyük Millet Meclisi”dir. Meclis’in isminin başına Türkiye kelimesi sonra eklenmiştir. Anadolu’ya yakın coğrafyalarla ilişkiler Milli Mücadele sona erinceye kadar sürdürülmüştür. Kuva-yı Milli’ye Suriye’de, Lübnan’da, Filistin’de ve Irak’ta şöyle veya böyle var olmuştur. Anadolu mücadelesinin emperyalizme karşı büyük isyanın bir parçası olduğu, Türkiye’nin kurtuluşundan sonra yakın coğrafyaların, hatta bütün İslâm âleminin kurtuluşu yolunda çalışılabileceği iması her zaman var olmuştur. Bu yüzden Ankara hükümeti, Osmanlı coğrafyası kapsamında olan bölgelerde manda idaresini hiç bir şekilde kabul etmeyeceğini beyan etmiştir.

ENVER İLE M. KEMAL ARASINDA ÇEKİŞME VARDI

 

Bağımsız Türkiye başlığında bir de İngiliz politikasından söz ediyorsunuz? Bununla ilgili şöyle bir tez vardı, İngilizler, Enver Paşa’nın önünü kesmek için M. Kemal’i desteklemişlerdi. M. Kemal’i daha mı ‘konuşulabilir’ kabul ediyorlardı?

 

Aslında Enver Paşa ve daha genel söylemek gerekirse, Osmanlı Devleti’ni I. Dünya Savaşı sırasında yöneten İttihatçı önderler, İngilizlerle barışın kendileri eliyle sağlanmasının mümkün olmadığını düşünmüşler ve hükümeti bırakarak ülke dışına çıkmışlardır. Bu mütareke ve anlaşma için devletin elini güçlendirmiştir. Zaten hemen akabinde Mütareke yapılmıştır. Mütareke sonrası işgaller ve Osmanlı merkezine dayatılan anlaşma şartlarının ağırlığı fiili mukavemeti zorunlu kılmıştır. Anadolu’da başarı kazanmasına asla ihtimal verilmeyen Yunanlılarla savaşın tahmin edildiği şekilde sonuçlanması İngilizlerin planlarını gerçekleştirmeye imkân sağlamıştır.

 

M. Kemal Paşa’nın Enver Paşa’ya karşı duygularının nefret derecesinde olduğunu aktarıyorsunuz?

 

Enver Paşa, İttihat Terakki’deki konumundan ötürü hızla yükselmiş, saraya damat olmuş, böylece önü daha da açılmış bir askeri liderdir. Mustafa Kemal’in onun bu yükselişi karşısında, kendisinin değerinin bilinmediği hissine kapıldığı anlaşılmaktadır. Aynı yolu takip ederek yükselme arzusunu saraya damat olarak gerçekleştirmeyi dahi düşünmüştür. Enver Paşa Mustafa Kemal Paşa ile yaşıttır. Aynı dönemde Harbiye’de okumuşlardır. Enver Paşa’nın tahsil sırasında daha başarılı olduğu görülmektedir. Enver’in yıldızı 1908 darbesinden sonra parlamış, fakat Dünya Harbi’nin mağlubiyetle sonuçlanması onun yıldızını söndürmüştür. Bu sefer de Mustafa Kemal’in yıldızı parlamaya başlamıştır.

 

I. MECLİS KAPATILMASAYDI DAHA ÖNCE DEMOKRATİKLEŞİRDİK

 

Ali Şükrü Bey diye bir adam var. M. Kemal’e muhalif milletvekili. Kaçırılıyor ve öldürülüyor. Cinayet aydınlatılmadan meclis seçim kararı alıyor? İkinci meclis bu itham altında kuruluyor…

 

Ali Şükrü Bey, Mustafa Kemal Paşa’nın Müdafaa-yı Hukuk grubunu kurmasıyla (daha sonra Halk Fırkası veya Partisi olmuştur) ötekileştirilenlerden, yani İkinci Grup’tan. Dürüst, ilkeli ve mücadeleci bir kişilik. Lozan müzakerelerinin kesilmesinden sonra Meclis’te çok sert konuşmalar yapıyor. Ankara’da matbaa kurup gazete çıkarmaya başladıktan kısa bir süre sonra hunhar bir cinayete kurban gidiyor. Bu cinayetin dehşet havası eserken Meclis feshediliyor ve seçimlere gidiliyor. Seçimlerde Mustafa Kemal Paşa’nın listesi, bir kişi hariç kazanıyor! Böylece Lozan’ın tasdik edilmesinin yolu açılıyor.

 

OLMASAYDI DA OLURDUK

 

Cumhuriyete geçildiği söyleniyor 1923’te. Fakat çeyrek asırdan fazla bir zaman tek adamlı, tek partili, tek zihniyetli bir yönetim ondan olmayanı yok sayıyor değil, yok etmeye çalışıyor.

 

Cumhuriyetin geniş katılımlı bir Meclis toplantısında ilan edilmemiştir. Mustafa Kemal Paşa cumhuriyetin ilanına karar verirken, Milli Mücadele’nin önde gelen isimlerine dahi haber vermeyi gerekli görmediğini Nutuk’da ifade eder. Nitekim ertesi gün Meclis toplam üye sayısının yarıdan biraz fazlası kadar katılımla toplanır ve cumhuriyet ilan eder. Ankara dışında bulunan üyelerin çağrılmasına gerek görülmemiş, Ankara’da bulunanların aykırı söz söyleyecekleri tahmin edilenlerine katılmamaları için haber gönderilmiş, hatta bazılarının kapısına polis dikilmiştir. Cumhuriyetin böyle dar bir ekiple, adeta darbe şeklinde ilanı daha sonra kurulacak tek parti idaresinin habercisidir.

 

2013’teyiz. Birçok tarihi tabu, birçok zihinsel put yıkıldı. Türkiye, kendi geçmişiyle sağlıklı bir şekilde yüzleşebildi mi?

 

Henüz bu yapılamadı. İnkılap tarihi dersleri mecburi olarak var oldukça da yapılamaz. Çünkü resmi bir tarih var ve bu tarih dışında bir anlatımın topluma mal olmasının yolları açık değil.

 

Mustafa Kemal Paşa ile ilgili ‘olmasaydı olmazdık’ deniliyor. Buna karşı çıkanlar da var. Tarih varsayımlar üzerinden yorumlanamaz belki ama neler söylersiniz? ‘Olmasaydı olmazdık’ da haklılık payı var mı yok mu?

 

Mustafa Kemal Paşa tarihin kritik bir anında güçlü bir rol oynamıştır. Onun bu rolünün inkârı mümkün değildir. Tarihte “olmazsa olmaz” yoktur. O olmasa idi, başka bir lider başka şartlarda yeni bir yol çizecekti. Yani, yine istiklâlimizi koruyacaktık.