Etyen Mahçupyan: Ermeni Meselesi, Türkiye’nin İç Sorunu

YUSUF GENÇ

Gerilimi bol günler geçiren Türkiye’nin geleceğine ilişkin, mesafe ve sağduyusunu koruyarak önemli tespitler yapan Etyen Mahçupyan, eşiğinde olduğumuz yeni Türkiye’nin ileriye bakabilmesi için açılan bütün parantezleri kapatması gerektiğini söylüyor. Mahçupyan’a göre, Ermeni meselesi, Ermenistan devleti dâhil ikinci hiçbir devleti ilgilendirmiyor.

 

Uzun yıllardır Türkiye tarihi ve siyaseti üzerine çalışan ve bu konuda çok sayıda kitabı bulunan Etyen Mahçupyan’la seçim sonrası dengeleri yeniden planlanan Türkiye üzerinden, Ermeni meselesini, inşa edilmekte olan yeni Türkiye’yi ve önündeki antidemokratik gölge aktörleri konuştuk. Ermeni Meselesi’nin Ermenistan dâhil hiçbir ikinci devleti ilgilendirmediğini söyleyen Mahçupyan, sorunun Türkiye’nin kendi sorunu olduğunu ifade ediyor.

 

Başka amaçların yedeğinde sürdürüldüğü için yine sağlıklı bir tartışma yapılamayacak gibiydi 1915 Tehcir meselesi. Türkiye’yi uluslararası arenada kenara sıkıştırmak isteyen küresel yapıların dahli olmaksızın bu konu artık konuşabilecek mi sizce? Neler söylersiniz?

Aslında konuşuluyor. Şu anda Anadolu’ya gittiğinizde insanların bu konuları rahatlıkla konuştuklarını görüyorsunuz. Sorun devletlerde. Toplumun şu anda bu anlamda bir sorunu olduğunu sanmıyorum. Yani insanlar kendi akrabaları arasında Ermeni olduğunu çok rahatlıkla söylüyorlar, geçmiş hikâyeler çok daha rahat konuşuluyor. Bir anlamda Türkiye toplumu, geçmiş hafızasını geri çağırıyor. Ve bu hafıza sadece Ermeni meselesi ile ilgili bir hafıza da değil, bu Osmanlı’daki kültürel çeşitliliği taşıyan bir hafıza. Ama bugüne kadar devlet politikası olarak geldiği için hayırlı bir sonuç çıkmadı, böyle kaldığı sürece çıkabileceğini de sanmıyorum. Ermeni meselesi, başka tartışmaların, başka retoriklerin parçası olarak sürdürülen bir mesele şu anda…

Türkiye’de de böyle bir durum var. Bu başlık açıldığı zaman ‘topraklarımızı istiyorlar’ cümlesi geliyor peşinden…

Bunlar tabi geçmişteki bir takım devlet endeksli üretilmiş korkuların aslında şu anda içeriksiz olarak tekrarlanmasından ibaret. Yani Türkiye’den toprak istenmesi meselesinin çok gülünç bir şey olduğunun görülmesi gerekir artık. Ayrıca kaç kişilik bir Ermeni grubu gelip Türkiye’deki hangi toprağı yönetecek, bu da çok saçma bir şey olur. Ama şu var, tarihe karşı bir sorumluluk varsa bunun manevi ve maddi karşılığının olması lazım. Bu da illa cebine para koymak şeklinde değil.

ERMENİSTAN DEVLETİYLE İLGİSİ YOK

Fakat dâhil olanların, acıyı görünmez kılıyor. Her yıl Amerikan Dış İlişkiler Komisyonu’nun gündemine alıp kabul ettiği, sonra Amerikan Meclisinden geçiyor mu geçmiyor mu diye tartıştığımız, her yıl düzenli olarak yaşadığımız bir mesele bu. Demokles’in kılıcı gibi sürekli üzerimizde sallanıyor…

Ama bu Türkiye bugüne kadar bir şey yapmadığı için böyle oluyordu. Türkiye bir şey yapmadığı sürece başka devletler de bunu Türkiye’ye karşı kullanma eğilimine gidiyor. Türkiye bugüne kadar ‘başka devletler nasıl davranıyor’ sorusu üzerinden hareket ettiği için çözüm konusunda kendisine düşen toplumsal sorumluluğu almadı.

Konunun Ermenistan devleti ya da başka devletlerle bir ilgisi yok yani…

Kesinlikle hiçbir ilgisi yok. Ne Ermenistan devleti ne de başka bir devlet… Tabi bütün yurt dışındaki Diaspora’yla manevi bir ilgisi var elbette, onların dedeleri, babaları yaşadılar bunu sonuçta. Ama ben hiçbir devletin Ermenistan dâhil bu konuda taraf olarak muhatap alınması gerektiğini düşünmüyorum.

TÜRKİYE KENDİ İÇİNDE BİR KOMİSYON KURMALI

Başbakan Erdoğan, Tehcir’in üzerinden 99 yıl geçtikten sonra tam da Millet Meclisi’nin açıldığı gün, başbakanlıktan resmi bir taziye yayınlamasını bu anlamda nasıl görüyorsunuz?

Bu taziyenin tarihi bir mesaj olduğu çok açık. Bu açıklama meseleyi manevi ve insani bir alana çekiyor. Dolayısıyla da devletlerarası siyasi bir mesele olmaktan toplumlar arası bir tarihi mesele olmasına doğru bir adım atılmış oldu. Kaldı ki bu olay sadece Ermeni meselesi ile sınırlı olarak da görülmüyor Türkiye’nin yeniden inşa meselesinde çok önemli bir adım. Aynen Kürt meselesinde olduğu gibi, aynen Dersim özrü gibi.

Komisyon önerisi de doğrudan Erdoğan tarafından teklif edildi?

Bu tarih komisyonu olayının çok gerçekçi olacağını düşünmüyorum. Çünkü bu komisyona hangi tarihçilerin katılacağı bile netleştirilmesi açısından problemli bir başlıktır. Burada anlamlı olan şey, yabancıları bir kenara bırakıp Türkiye’nin kendi içinde şeffaf bir tarih komisyonu oluşturmasını sağlamaktır. Yani tarihçiler karşı karşıya gelsinler konuşsunlar ve tüm dünya ile birlikte biz de oturup bunu izleyelim. Bunu yapabilirsek uluslararası bir komisyona da gerek kalmaz.

Peki, ikinci ve üçüncü taraflar başbakanın bu taziyesini nasıl karşılayacaklar sizce? Yurt dışındaki Ermeniler ya da doğrudan Ermenistan devleti?

Bunu olumsuz karşılayacak kimsenin olacağını sanmıyorum. Olsa da ciddiye alınmaz zaten. Bunun yetersiz olduğunu söyleyenler olacaktır, 2015’i gölgelemek için kasten atılmış bir adım olduğunu söyleyenler olacaktır ama bunlar da çok etkili şeyler değil.

Bu adımdan sonra önümüzdeki yıl mesela başka talepler de beklenir mi?

Dersim özrü dileyen bir başbakan var. Bir Ak Parti var ve tabanında da bu yadırganmamış. Bugün özür dilense İslami kesimde de bir tepkinin olacağını sanmıyorum. Dolayısıyla öyle bir psikolojik engel yok. Zaten uluslararası bir siyaset malzemesi yapıldığı için bu sorun devam ediyordu. Ama hükümetin ve sivil toplumun öncülüğünde ortaklaşa bir kültürel program çıkarılabilir. Zaten dediğim gibi ben hiçbir zaman devletlerin tavırlarını ciddiye almadım ama toplumların tavırlarını, söylediklerine saygı duydum ve bunu dikkate alıyorum. Başbakan Erdoğan’ın açıklaması da bildiğimiz devlet cümlesi gibi değil toplumsal karşılığı olan bir cümle… Bu açıdan önemli.

SİYASETLE BİRLİKTE MEDYA DA NORMALLEŞMELİ

Seçimlerin asıl kaybedeninin, kişisel hesapları üzerinden okuyucularını yanıltan bazı gazeteciler olduğunu söylemiştiniz. Hemen birçok sahada normalleşme talebinde bulunduğumuz Türkiye’de medyanın normalleşmesi nasıl mümkün olacak?

Medya, her zaman çok fazla siyasete bağımlı oldu. Dolayısıyla da siyasetten bağımsız bir normalleşme çok kolay değil. Bence önce siyaset normalleşecek. Siyasetin normalleşmesinden sonra medya; patronlarıyla, kalemleriyle ve muhabirleriyle bu yeni duruma kendini adapte edecek. Siyaset ne kadar normalleşebilirse medya da hızla oraya uyum sağlayacaktır. Aksi halde medya asla bu adımı atmayacaktır. Çünkü medya için genel prensip olarak gerilimler daha kıymetlidir. Gerilimle, çatışmayla satar ve izlettirir. Dolayısıyla medyadan bir barış fotoğrafı çıkmaz. Bu anlamda siyasetin takipçisi olacaktır.

On beş yıl önceyle kıyaslayarak söylersek görünen itibariyle siyaset normalleşti gibi…

Bir açıdan normalleşti ama. Yani olması gereken yere doğru gidiyor siyaset, olması gerektiği yerde değil. Bu anlamda bir normalleşmeden söz ediyoruz. Askeri vesayetin gerilemesi ve saire… Ama öte yandan da bu yeni durumda daha gerilimli, daha kaotik bir olay var. Şu anda da Ak Parti’nin peş peşe gelen başarılarının sonrasında daha büyük bir kavganın eşiğinde olduğumuza dair çok fazla belirti var. Bu kavga sivil siyasetle askeri vesayet arasında olmayacak belki ama sivil siyaset unsurlarının da işin içine girdiği bir gerilim dönemi şu anda özellikle önümüzde bir yıl içinde açıkça bizi bekliyor. Medya da bu çatışmadan beslenecek ve bunu körükleyecek.

BEYAZ TÜRK’LER KENDİ LEHLERİNE BİR DENGESİZLİK YARATMAK İSTİYORLAR

Normalleşmeye direnen bazı medya mensupları kendilerine küçük adacıklar yaratıp orada çatışma dillerini yeniden üretiyorlar. Yapay bir tartışma belki ama Beyaz Türklük vurgusu yapılıyor yeniden… Vesayetin kendilerine sağladığı imtiyazları bırakmak istemiyorlar deniliyor…

Bu siyaseten doğru ama Türkiye’deki laik kesimin bir bölümü siyaseten giderek kazanamayacaklarını anladıkları bir kavganın içindeler. Kendilerine kazanabilecekleri yerin neresi olduğunu sorduklarında cevabı ‘kültür’ diye veriyorlar. Çünkü küresel kültürde bugün ‘Beyaz Türk’ diye tabir edilen insanların sahip oldukları hayat tarzı, çok daha doğru, modern, olması gereken şeklinde sunuluyor. Dolayısıyla kendi hayat tarzına sahip çıkmak bir tür meşruiyete sahipmiş gibi bir katkı sunuyor. Yani esasta siyasette kaybediyorsun ancak kendi hayat tarzının daha üstün olduğuna dair bir kanaat üreterek kendi kültürünün geçerli olması gerektiğini ima ederek, kendi lehine bir tür ‘yeni dengesizlik’ yaratmaya çalışıyorsun. Bunda da şöyle bir avantajları var, Batılı davranışı daha fazla Beyaz Türk davranışına benzediği için ve küresel dünyada Batı’nın fikriyatı ister istemez önemli hale geldiği için ve bunu Avrupa Birliği’ne girmek isteyen bir Türkiye’de söyledikleri için, kendilerini yurt dışında daha etkili kılmanın yollarından biri olarak Beyaz Türklük’e sarılıyorlar. Ama çok abartılacak bir durum olduğunu da ben sanmıyorum. Bu bir çeşni sadece…

Gündeme gelme itibariyle mi yoksa sayısal olarak mı?

Yani Türkiye’yi etkileme ve yarını belirleme açısından çok etkili olacak bir şey değil.

HÜKÜMETİN ÖNÜNDE İKİ YOL VAR

Cemaat-Hükümet gerginliği üzerinden soruyorum, anti demokratik yollarla bir şekilde devletin çeşitli birimlerini ele geçirmiş ya da oralarda etkinlik kazanmış yapıların, demokratik yollarla temizlenebileceğini söylemek mümkün mü? Böyle bir şey gerçekçi olur mu?

Zaten temel ikilem de bu. Herkes bu işin hukuk devleti içerisinde yapılması gerektiğini söylüyor fakat şu atlanıyor, hukuk devleti içerisinde yapmak için hukuk devleti zeminine sahip olmanız lazım. Şimdi bu zemin yeterince hukuk devleti zemini değilse siz mecburen geçiş dönemi siyaseti izliyorsunuz. Ve geçiş dönemi siyaseti de bir miktar demokrasiden uzaklaşmayı davet edebiliyor. Bu ille de bunu yapan demokrasiden uzaklaşır anlamına gelmiyor, sadece yapana bu imkânı veriyor. Bu imkânı verdiği zaman da gücü elinde tutan aktörün önünde iki yöntem kalır. Mesela hükümetin önünde iki yol var; hukuk devleti içerisinde bu temizliği yapar, daha uzun sürer, daha çetrefillidir, daha zikzaklıdır. Veyahut da hukuk devletinden uzaklaşarak emrivakilerle bunu çözer, ondan sonra hukuk devletine döner ya da dönmeye çalışır.

Uzun yolu tercih etmek, devletten temizlenmek istenen yapılara, kamuoyu önünde olmadıkları için, antidemokratik seçenekleri işletmelerine imkân vermiş olmaz mı?

İkilem derken bundan söz ediyoruz zaten. Hukuk devleti içinde, uzun yolu tercih ederek bunu çözmeyi bekleyebilirsiniz, ama rakibinizin ne yapacağını bilmiyorsunuz. Rakip, öyle bir tepki verebilir ki siz daha da çözümsüz bir tabloya düşebilirsiniz. Dolayısıyla burada bir siyasi karar var, bir risk var. Ve bu öyle bir nokta ki şu anda, siyasetle hukuku ele aldığınız zaman doğrusunun olmadığı bir problemle karşı karşıyayız. İşte burada siyasi basiretin çok önemli olduğunu görüyoruz. Hükümet, hiçbir zaman bütün yaptıkları doğru olan bir hükümet de olmayacak, bütün yaptıkları yanlış olan bir hükümet de olmayacak önümüzdeki süreçte. Bu dengeyi tutturabilirse ve kendisini halka açıklıkla anlatabilirse, bu dar yoldan ilerleyebilir. Ama bunu yaparken kendisi yoldan çıkarsa o zaman kendisi de gayrı meşru hale düşer.

Bu tartışmalar seçim öncesi bu haliyle sürüyordu zaten. Hükümet seçimden çok başarılı bir sonuçla çıktı, bu tablo üzerinden halkın hükümete ‘iki yoldan istediğini seç’ iznini verdiği sonucu çıkmaz mı?

Toplumla ilgili çalışma yaptığınız zaman şunu görüyorsunuz, toplum çatışma istemiyor. Ama tehdit altındayken siyasetçiye dizginleri vermekten yana davranıyor. Ama eline verdiği dizginlerin de kısa sürede ve açıklanabilir şekilde kullanılmasını istiyor. Bu noktada bu beka kaygısı, tehdit algısı toplumun siyasete, hak ettiğinden daha fazla yetki vermeye eğilimli olma ihtimalini ortaya çıkarabilir. Siyaset de bu yetkiyi kullanabilir. Ama bunun da bir sınırı ve dozu olması gerekir. Bu nasıl olabilir? Hükümet, neyi, niçin yaptığını topluma anlatabiliyorsa o zaman çok demokratik gözükmeyen bir şeyi bile yapma şansı olabilir.

Fotoğraf: Sedat Özkömeç