Hasan Aycın: Burası Dünya, Burada İşler Hep Yarım Kalır

YUSUF GENÇ

Yarım yüzyıla yaklaşan çizgi yolculuğunda Müslüman bir sanatçı olarak, kendisinden önce ve sonra gelen diğer Müslüman sanatçılara da anlatım araçları konusunda bir yöntem gösteren Hasan Aycın’ın yeni albümü Sarp Geçit yayınlandı. Aycın, ‘Her birimiz dünyaya, yaşadığımız yerden, kendi zorluklarımızdan baksak mesajı daha net anlayabiliriz’ diyor.

 

Birlikte konuşmak kadar, birlikte susmayı tercih ettiğinizde de büyük üretimler yapabileceğiniz çok yönlü bir sanatçı Hasan Aycın. İsmet Özel, Aycın’ın ilk albümü Bocurgat’a yazdığı takrizde ‘Anlamaya çalışmayın, sezgi gücünüzü harekete geçirmeye uğraşın’ demişti. Hasan Aycın çizgisi için çeyrek yüz yıl önce sarf edilen bu sözler hala anlamını koruyor. Farklı yayın organlarında yayınladığı çizgilerini yeni albümü Sarp Geçit’te bir araya getiren Aycın’la, sadece ismini Beled Suresi’nden alan albümü etrafında değil, aynı zamanda Sarp Geçit’te ne yana düştüğümüzü de konuştuk.

 

Farklı yayınlarda periyodik olarak yayınladığınız çizgilerinizi Sarp Geçit adıyla bir araya getirdiniz. Albümün ismi içindeki çizgileri anlama noktasında oldukça açıklayıcı. Anlaşılmama meselesi, 35 yıl geçmiş olmasına rağmen zihninizin bir kenarında duruyor değil mi? Bunun için ayrıca bir dikkat sarf ediyor musunuz?

Anlaşılmama meselesi değil de doğru anlaşılma isteği diyelim. Bana has olduğunu da sanmıyorum bu durumun, kimse yanlış anlaşılmak istemez çünkü. Eserlerime beni kimlik sahibi kılan değerler dünyasından isimler seçmeyi yeğliyorum. Kimi dostlarımın yardımları da oluyor tabii. İlk albümün ismi ‘Bocurgat’ İsmet Özel’in, ‘Gece Yürüyüşü’ İlhan Kutluer’in teklifidir mesela. Çoğu da Cemal Şakar’ın teklifidir. Hattâ bu albümün ismi ‘Sarp Yokuş’tu, Cemal’in teklifiyle baskı öncesi değiştirdim.

Bildiğim kadarıyla diğer albümlerinizde olmayan bir şey var Sarp Geçit’te. Albümün hemen başındaki 22 çizgi için ayrıca notlar var.

O yirmi iki çizgi içinde biri hariç. Arada bir ağlayan vav çizgisi var, onda not yok. Olmasının gereği de yok, oldukça sarih çünkü. Bir âyet-i kerimedir: Vallahü ğafûru’r-rahîm. Vavın formunun anne karnında ceninin pozisyonundan mülhem olduğu söylenir, ya da tıpkı cenin gibi Allah’ın her lûtfuna muhtaç olan insana benzetilir. İnsanı simgeler yani. O çizgide vav ağlayarak Allah gafur ve rahimdir, diyor. Sevgili Kadir Canatan’la müşterek bir çalışmamız var süren, o Kur’an-ı Kerîmin her sûresi için bir makale yazıyor ben de çiziyorum. Kur’ani Hayat’ta birlikte yayınlanıyor. Sonra inşallah müşterek kitap olacak. Karıştırılmasın diye her çizginin başına sûre ismini yazıyorum. İlk on çizgi onlardan oluşuyor. Sonra bahsini ettiğim vav çizgisi ve tasavvufta kelimat-ı kudsiye tesmiye olunan on bir kelime için birer çizgi yer alıyor. İlim İrfan dergisi için Sadettin Acar’ın isteğiyle çalıştım ve yine karıştırılmasın diye onların da isimlerini yazdım.

SARP YOKUŞ’U KEŞKE HİÇ UNUTMASAK

Bir sanat eserinin başka bir türle açıklanamayacağı meselesi ortadayken yalnızca albümü konuşmamız güç. Hasan Aycın’ı konuşmak istiyoruz ama yine de siz söyleyin bize, Sarp Geçit için seçilen çizgiler, o ‘yokuş’u hatırlatmak için değil mi?

Albüm “sarp geçit nedir bilir misin?” epigrafıyla başlıyor (Beled sûresinin on ikinci âyeti). Aslı sarp yokuş, ama geçit diye de tercüme edilmiş. Yukarda belirttiğim gibi önce Sarp Yokuş’tu, Cemal’in teklifiyle Sarp Geçit oldu.

Beled, Mekki bir sure…

Evet, Mekke’de inmiş bir sure. Allah, Hazreti Peygamberin akıl almaz zorluklarla boğuştuğu Mekke’ye, yani yaşadığı beldeye ve doğuranla (anneyle) doğurduğuna (yavruya) yemin ederek insanı zorluk arasında yarattığını bildiriyor. Her birimiz yaşadığımız yerden, annemizden, kendimizden ve kendi zorluklarımızdan bakmayı da denesek mesajı daha iyi anlarız diye düşünüyorum. Bir yerinde, insanın sarp yokuşu tırmanmaktan kaçındığını söylüyor Rabbimiz. Sarp yokuşu bilir misin? diye soruyor. Sonra da açıklıyor. Bir boynu çözmektir, yani insanı özgürlüğe kavuşturmak (insanlığın özgürlüğünü savunmak ve sağlamak). Açlıkta, yakını olan yetimi ve yakını olmayan yoksulu doyurmaktır. Sonra sabrı ve hayrı tavsiye edenlerden olmaktır. Güneşin altında bundan daha sarp bir yokuş olduğunu bilen var mı? Keşke hiç unutmasak.

DÜNYAYA OLDUĞUM YERDEN BAKIYORUM

İhtimal siz de katılırsınız, çizgilerinizi sıkıcı. Albümünüzün kapağını kapattığımızda az önce ilgilendiğimiz şey birden çıkıp gitmiyor zihnimizden. Dönüp yarım kalan işlerimize aynı tutkuyla bakamıyoruz.

Dönüp yarım kalan işlerimize aynı tutkuyla bakmamamız gerekiyor belki de. Burası dünya, burada işler hep yarım kalır. Çizgilerim bunu ihsas ettiriyorlarsa, geçici olmayanların, geçilmemesi gerekenlerin altını çizebiliyorsam bu memnun olunası bir durumdur benim için. Eskiler dünyayı ve ahireti şöyle de isimlendirmişler; neş’e-i ulâ, neş’e-i âhire. Hayat için neş’e demişler. İlki dünya hayatı. Tam da biz yaşarken dünya hayatı ne neş’e ama değil mi? Zalimlerin, sömürüp semirenlerin yanından baktığımızda hem de ne neş’e… Ama oradan bakmıyorsak, en azından olduğumuz yerden bakıyorsak öyle mi görünüyor ya! Zaten olmadığımız yerden nasıl bakabiliriz anlamış değilim. Ben olduğum yerden bakmaya çalıştım hep ve öyle bakmaya da devam ediyorum. Kimsenin canını sıkmak gibi lüksüm yok. Ama böyle bakmaya ve görmeye devam edeceğim. Misalen söylüyorum, dün Filistin vardı, İsrail bir ur gibi çıktı/çıkartıldı, büyüdü/büyütüldü Filistin’i nerdeyse yuttu. Ur büyümeye/büyütülmeye devam ediyor. Görmeyiverse miydim, çizmeyiverse miydim? Ve daha neler, neler… Ama tekraren söylüyorum, ben can sıkmak için çizmiyorum!

YUNUS’UN YOLU ÜSTÜNDEYİM

Balığın karnındaki insan, niyaz halinde secde ediyor. Yunus Emre’nin anlatım araçlarıyla bir benzerlik var anlatımınızda, sadece bu çizgi için de söylemiyorum. Modern zamanlardaki tüm anlatı biçimlerinin ıskaladığı bir şey bu… Sizin ısrarlı tercihiniz.

Tespitiniz doğru. Sadece Yunus Emre de değil, Attar, Mevlana, Şebüsterî, Şeyh Galib… Ve onların devamı sayabileceğimiz diğer sanat ve edebiyat insanları… Bu yolda onlarla yürümek varken neden başkalarıyla olayım? Evet, benim tercihim bu.

MÜSLÜMAN SANATÇILARA YAPACAKSANIZ BÖYLE YAPIN DEMEK İSTERİM

Hemen bütün çizgileriniz için söylenebilir ancak Sarp Geçit’te daha yoğun gözlemlemek mümkün. Hasan Aycın’ın geliştirdiği bir yöntem inşasından söz edebiliriz sanırım. Sanat eserinin konusu açısından söylüyorum, Müslüman sanatçılara gösterilen bir yöntem. Ne dersiniz?

Galiba yapım gereği ben her tür iddialı duruma temkinli yaklaşıyorum. Çünkü Allah’ın kime ne yeteneği verdiğini bilmem mümkün değil. Ama kendimden bildiğim şudur ki, nasıl yaratmasaydı var olmayacak idiysem, yaratıp bu yeteneği vermemiş olsaydı çizemeyecektim de. Mademki bu yeteneği O verdi, öyleyse O’nun hakkını üstün tutarak, O’nun rızasını gözeterek, O’nun uyarılarına uyarak hünerimi göstermeliyim. Benim çizerliğim böyle olmalı. Denilirse ki karikatür batı sanatıdır, kuralını kaidesini ecnebiler koymuşlar, onlara uymak lazım. Derim ki ben ne yaptığıma ve yaptığımın hesabını nasıl vereceğime bakarım. Ötesi söz öküşü. Albümlerimin besmeleyle başlaması söz ola kabilinden değildir. Besmeleyle başlayan bir şey besmelenin ruhuna aykırı olmaz, olamaz. En sonunda, yani ömrümün sonunda Müslüman sanatçılara hattâ bütün insanlara dönük şöyle demiş olmayı isterim tabii: Yapacaksanız böyle yapın.

Okurlarınızın, ithaf çizgilerinizin ayrı bir albümde toplanması talebine olumlu karşılık vermiştiniz. Bu albümü ne zaman görme imkânımız olacak? Ve benzer başka ‘seçki’ albüm hazırlığınız var mı?

Evet, o talebe olumlu karşılık vermiş, hattâ ismi ‘Portreler ve İthaflar’ olabilir demiştim. Değişmeyen kuraldır, talep arzı doğurur. Ama hemen öyle bahsi geçti diye olmaz, talebin somutlaşması, bazı vesilelerin oluşması lâzım. Kadir’le başladığımız çalışma kısmet olur da (her sûreye bir makale ve bir çizgi projesi) hitama ererse çizgiler ayrıca bir albümde toplanacak.

EDEBİYAT DERGİLERİNE VEFA BORCUM VAR

Eserlerinizi yayınlatmak için çizgi/karikatür dergilerini değil de düşünce ve edebiyat eksenli dergileri tercih ediyorsunuz. Ve bu konuda net bir tavrınız var? Bunun anlamı nedir?

Vefa galiba. Evet vefa, aklıma ilk gelen bu… Suskun bir çocukluk dönemim oldu, hattâ bazı yıllarım nerdeyse hiç konuşmadan geçmiş. Sonrası, özellikle yetmişli yıllar can-hıraş, ama bir anlamda ifade özürlü geçmiş. Yine o yıllarda bir şey olmuş ki Allahtan öyle olmuş; okuyan, edebiyat dergilerini izleyen, yazmaya çalışan arkadaşlarım olmuş. Onların arasında kör-topal okuyup izlemeye başlamışım. Rahat konuşan biri olamamışım hiç. Yazmak konusunda karalamanın ötesine de geçememişim. Çizdiklerimse değerli bulunmuş.  Sözün özü düşünce ve edebiyat ortamları ve dergileri önemli oldu hayatımda hep. Çizgilerimi o ortamlar değerli buldular, o dergiler sayfalarını açtılar, ben onları tercih ettim, onlar da beni.

Yine çizgilerinizde çok sık görmediğimiz bir doğrudan günceli ifade eden, twitter’la ilgili bir çizginiz var mesela.

Onun dışında başka çizgiler de var. Aslında hepsi diğer çizgilerim gibi birer çizgidir sonuçta. Değişik tarihlerde başka başka yayın organlarında yayınlanmış birbirinden bağımsız çalışmaların toplamından oluşur bir albüm. Takdir edersiniz ki albüm kitap gibi değerlendirilemez. Elbette tasnif önemlidir, ama çizgiler birbirinden bağımsızdır. Yeni Şafak gazetesi ve Derin Tarih, Genç Doku, İlim İrfan, Kur’ani Hayat, İtibar, Yedi İklim, Hece dergilerinde yayınlandılar önce. Hayatın içinde hepsi bir yerlere tekabül ediyor ve kendilerince karşılıkları var bu yayın organlarının. Benim hayatımda da öyleler. Yoksa nasıl çizebilirim hepsine ayrı ayrı.

 

Fotoğraf: Ali Görkem Userin