Her Kişi Niyetine: Başka masallar ve başka kahramanların peşindeyiz

Şairler Furkan Çalışkan, Mustafa Akar ve Melih Tuğtağ’ın birlikte hazırlayıp sunduğu televizyon programı Her Kişi Niyetine, benzer yüzlerin benzer sözleri tekrarlayıp durduğu televizyon ekranlarına canlılık getirdi. Şairler, “Başka masallar ve başka kahramanların peşindeyiz” diyor.

Her Kişi Niyetine, dünyanın bütün güzel renklerini ve seslerini konu edinen ekranların yeni televizyon programı. Her Cumartesi Ülke TV’de yayınlanan ve daha şimdiden özel izleyici kitlesini oluşturan Her Kişi Niyetine’yi üç şairi Çalışkan, Akar ve Tuğtağ’la konuştuk. Şairler, “Stüdyoya şiir atından inmeden giriyoruz” diyorlar.

 

Hikâyeyi konuşalım önce. Üç şair tek televizyon, nasıl başladı?

Mustafa Akar:

Bir kandil gecesi Melih’le dergilerden, televizyonlardan konuşurken ‘biz niye bir program yapmıyoruz’a geldi mesele, zaten Furkan’la daha önceden böyle bir projemiz vardı… İşte o mübarek gecede aklımız da diriyken, böyle bir şey yapalım dedik.

Furkan Çalışkan:

Sonra formatını belirleyip projeyi alıp Mustafa Çelik’e götürdük. Mustafa abi sağ olsun bizi güzel karşıladı, Hasan Öztürk’le görüştük, onların da önerileri oldu, en sonunda da ortak bir formatta anlaşmış olduk.

Melih Tuğtağ:

Böylece bu konsept çıktı ortaya.

Konsept aslında vardı, Meksika Sınırı…

Mustafa Akar:

Kendi aramızda tartışırken biraz da geçmişteki programları anımsatmalı dedik. Bundan kaçıyor değiliz, sonuçta kültür de böyle oluşur. Bu işin de ilk Meksika Sınırı’yla geleneği oluştu. Peşinden Kafa Dengi, Kaçış Planı…

Melih Tuğtağ:

Eklene eklene geliyor olması önemli. Bir de üç kişinin konuşacağı program zaten benzemek zorunda. Onlar da üç kişiydi biz de üç kişiyiz.

PROGRAMIN İSMİ, AYŞE ŞASA’NIN CENAZESİNDEN YADİGÂR

Programın ismi, Her Kişi Niyetine, fena halde ölümü hatırlatıyor. Daha altında ne var bunun?

Furkan Çalışkan:

Şimdi üç şair olarak doğal olarak aklımıza pek çok isim geldi. Çünkü işimiz kelimelerle…  Her Kişi Niyetine, bir cenazede aklıma gelmişti.

Mustafa Akar:

Ayşe Şasa’nın cenazesi.

Furkan Çalışkan:

Söyleyebiliriz de evet, Ayşe Şasa’nın cenazesi ‘er kişi niyetine’ gömülmüştür. Oradan ilhamla her kişi niyetine dedik.

Mustafa Akar:

Yani Tuğrul Efendi cenazeyi kıldırırken ‘er kişi niyetine’ dedi. Bu zaten tasavvufta bildiğimiz bir şeydi ama bir daha hatırlayınca hoşumuza gitti, Furkan da ‘Tuğrul Efendi böyle yapmıştı’ deyince, biz de programın ismi ‘Her Kişi Niyetine’ olsun dedik. Herkesi kapsasın, solcusu, sağcısı herkes bu programın bir yerinde bulunsun dedik.

Programda, sohbet kültürüne ilişkin de hatırlatıcı bir taraf var. Hani soru-cevap şeklinde ilerlemiyor, oturup sohbet ediyorsunuz.

Mustafa Akar:

Bir izleyicimiz şöyle yazmış bir yerde, ‘Ne güzel, üç adam çıkmış havadan sudan konuşuyorlar bir de üstüne para alıyorlar’ diye. (gülüyor) Meselenin aslı şu; sen kayıt tuşuna basmadan önce de zaten bir şeyler konuşuyorduk burada. İki üç kişi bir araya gelince sohbet edersin zaten.

Melih Tuğtağ:

Aslında yapmak istediğimiz şey de buydu. O yorumu alınca, tamam dedik doğru gidiyoruz.

Furkan Çalışkan:

Kendi aramızda nasıl konuşuyorsak, ne muhabbet ediyorsak genel olarak onu yapmak istedik. Şimdi herkes birbirini sorguluyor bu çağda. Sosyal medyanın tüm başlıklarında, herkes soru soruyor, herkes birbirini sigaya çekiyor. Biz birbirimizi sorgulamıyoruz, başka insanları sorgulamıyoruz, meseleleri sorgulamaya çalışıyoruz. Onu da ‘uzman’ ya da ‘analist’ sıfatı ya da iddiasıyla yapmıyoruz. Biz üç şair, her şeyi bilen mükemmel adamlar olarak orada değiliz, çıktık ve memleket meseleleri hakkında konuşuyoruz.

Mustafa Akar:

Tabi ki konuşurken bir planımız var ama bu plan diğer programlarda görüldüğü gibi bir şey değil. Valery diyor ya, “Şiirin üçte biri ilhamdır, geri kalanı şairin çalışmasıdır” diye, bizimki biraz da o. Biz bir plan dâhilinde çıkıp sohbet ediyoruz.

Melih Tuğtağ:

Yine anektod yaptı. (gülüyor)

Mustafa Akar:

Hocam anektodsuz iş olmaz, biz öyle bir kültürden geldik. Konuştuğun her şeyi kitabi bir yere dayandırmak zorundaydın bizim zamanımızda. Şimdi ortam rahat, sallayan sallıyor.

MARMARA KIRAATHANESİ’Nİ EKRANA TAŞIMAK İSTİYORUZ

Televizyon eğlence aracı falan ama bir kuşağı ortak isimler etrafında yetiştirme, toplama imkânı da var…

Furkan Çalışkan:

Biz programda dünyayı kurtarmıyoruz, dünyayı kurtaran adamları anlatıyoruz. Bizim, programa öyle ulvi amaçlar yüklediğimiz yok, zaten bunun hastalıklı bir bakış olduğunu düşünüyoruz. Televizyon programında İsmet Özel’den bahsediyoruz, Sezai Karakoç’tan bahsediyoruz, Garaudy’den bahsediyoruz falan… Televizyon ekranlarında bu adamların konuşuluyor olması bile başlı başına kıymetli bir şeydir. Bir kişi bile bu ve benzeri isimlere gidiyorsa bizim üzerimizden, yaptığımız iş bir yere değmiş demektir.

Mustafa Akar:

Biz konuşacağımız zaman ortaya bir çizgi çiziyoruz ve o çizginin bir tarafında kalıyor ana akım medya ve sundukları isimler. Biz çizginin bu tarafındaki insanları konuşuyoruz. Bizim tarafımız dediğimiz yere, aslında yaşasaydı aynı dünyanın insanı olmayacağımız İdris Küçükömer de giriyor, Hikmet Kıvılcımlı da giriyor… Marmara Kıraathanesi döneminde birçok entelektüel bir araya gelebiliyormuş…

Melih Tuğtağ:

Beyaz ekranda Marmara Kıraathanesi’ni tekrar canlandırmaya çalışıyoruz aslında ya da Küllük kahvesini.

Furkan Çalışkan:

Başka masallar, başka kahramanlar, başka şehirler arıyoruz. Teklifimiz başka, beklentimiz de başka.

ŞAİR KONUŞMAYACAKSA KİM KONUŞACAK

Şair ve televizyon… Yeni bir ikili de değil bu aslında yan yana gelmesi itibariyle.  Ama tartışması sürüyor mu?

Furkan Çalışkan:

Bunun eski bir geçmişi var aslında, sen de biliyorsun Yusuf. Bizim şairler arasında ilk televizyonculuk yapan isim Süleyman Çobanoğlu’ydu. O yaptığı zaman epey eleştirildi. Sonra onu eleştirenler de dâhil pek çok kişi televizyona çıktılar. Şair dediğimiz şey, memleket hakkında konuşmayan, kabuğuna çekilmiş, sesi cılız çıkan biri değil. Yani bizim geleneğimizde böyle değil.

Güzel yere geldi, açalım onu. ‘Şair eşittir’e gelen şey, mehtaba çıkmış duygulu, hisli, romantik adam daha çok.

Furkan Çalışkan:

Değil.

Mustafa Akar:

Romantizmin yanlış anlaşılmasıyla ilgili bir problem olduğu da açık. O hisli duygusal olan, şarkı sözü yazarlığı. Şairle onu ayırmak gerekir. Her duygu ifade eden şey şiir değildir.

Furkan Çalışkan:

Bizim modern şiirimiz, müdahil bir şiirdir. Sert, zeki, hareketli, ideolojik, siyasal bir şiirdir ve düşünce de hep şairler üzerinden ilerlemiştir. Şiirin böyle bir boyutu varken şairin metnini yazıp geri çekilmesi zaten tuhaf bir taleptir. Şairlerden mikrofonun kaçırılması diye bir şey vardır mesela. Köşe yazan ya da televizyona çıkan şairlerin refleksi biraz da bundandır. Çünkü şiir dediğimiz şey, Mustafa’nın da söylediği gibi öyle romantik, yumuşak, duygusal bir şey değildir. Türk şiiri hiçbir zaman böyle değildir.

Şaire söylenen ‘sen şiirini yaz, bu işlere karışma’ uyarısı da senin söylediğin şey işte…

Mustafa Akar:

Bu yıllardan beri oluyor. İsmet Özel’e aynı şey söylenir sürekli, Sezai Karakoç’a söylenir.

Melih Tuğtağ:

Bir de bir şair televizyon programı yapmayacaksa, bir şair köşe yazısı yazmayacaksa, kafası o kadar diri biri bunu yapmayacaksa kim yapacak?

Furkan Çalışkan:

Biz şairliğimizi yedeğimize alarak televizyona çıkan adamlar değiliz. Televizyon yeni bir silah sadece bizim için. Yani stüdyoya girmek için şiir atından inmiyoruz, stüdyoya atla giriyoruz.

Kamusal dilin aşılması veya yıkılması diye bir şey var. Bu programı sahici kılan detaylardan biri sadece ama özel olarak bunun üzerine ne düşünüyorsunuz. Bir yerde Mustafa Akar, ‘ulan’ demişti mesela. Dışında, ‘hocam, abi’ hitapları var…

Furkan Çalışkan:

Medyanın bir dili varsa bu bizim savaşmak istediğimiz bir dil aslında. Biz dergi çıkartan, kitap yazan adamlarız. Bunları yaparken, bir savaşın da içindeyiz. Mevzide bombardıman durduğu zaman ‘naber Mustafa’ diyorum, ‘naber Melih’ diyorum. Bunu bir kalıba sokmadan, bir numaraya dönüştürmeden televizyonda da yapmak istiyoruz. Mesela biz televizyonda küfür etmiyoruz çünkü burada da konuşurken küfür etmiyoruz. En fazla ulan diyoruz.

Mustafa Akar:

Bir de ulan denilecek yerde ulan demek lazım. Başka ne denir ki.

Melih Tuğtağ:

Diğer türlü git gide plastik bir dile dönüşüyor diliniz. Haber spikerlerinin konuşmasına kimse odaklanmaz, çünkü plastik bir dildir. Biz şimdi, dili bozmuyoruz, dili diri tutuyoruz ama plastik bir dili sürdürmüyoruz. İnsanların dille aralarını açmamamız lazım. Plastik dil, insanların dille olan rabıtalarını plastik bir düzeye götürür. Güzel Türkçe esastır ve ‘ulan’  güzel Türkçenin içinde olabilir.

GARY MOORE’U DEĞİL, GİPSY KİNGS’İ KONUŞURUZ

Dünyayı Kurtaran Adam diye bir bölümünüz var. Bizim dünyamızı kurtaran adamları ağırlıyoruz orada diyorsunuz. O ‘biz’in içinde neler var diye sormak zorundayım. Muhafazakâr bir yerde durmuyoruz demiştiniz ya…

Mustafa Akar:

Dursaydık Fidel Castro’yu konuşmazdık programımızda.

Melih Tuğtağ:

Yarın bir bluescuyu, bir cazcıyı da konuşabiliriz Dünyayı Kurtaran Adam’da. Öyle bir kısıtlamamız yok.

Ama bir ölçüsü vardır…

Mustafa Akar:

Tabi ki şimdi kalkıp da bluescu deyince, Gary Moore’u konuşmayız. Ama Gipsy Kings’i konuşuruz. Zaten biz Batı deyince yaralı ruhları anlıyoruz, mustaripleri anlıyoruz. Yani tek bir şey yapar ve o ‘biz’in içine girer.

O şey ne?

Furkan Çalışkan:

O şey şu, Modernizmin karşısında insana taraf olmak! Böyle biri bizim konuşabileceğimiz biridir. Aynı dünyanın insanı olmayabiliriz ama bir yerde oturup buluşabiliyoruz. Zaten sorun da bu değil mi, şu anda hiç kimse hiçbir yerde bir araya gelemiyor. Biz Hikmet Kıvılcımlı’yı getirip Ülke TV’de konuşabiliyoruz. Fakat bizi eleştiren arkadaşlar Nurettin Topçu’yu konuşabiliyorlar mı? Her Kişi Niyetine, anormal tercihler yaparak aslında normalleşmeyi sağlıyor.

Melih Tuğtağ:

Bu arada söylediğimiz her şey bir özeleştiri içeriyor aslında. Modern dünyada özeleştiri içermeyen cümle gelir seni bulur çünkü.

İSMET ÖZEL’İN DEDİĞİ YERDEYİZ

Muhafazakâr değiliz dediniz, biz dediniz, özeleştiri yapıyoruz dediniz. Haliyle şu çıkıyor, siz kimsiniz, bu özeleştiriyi ne adına yapıyorsunuz, Müslümanlar adına mı, edebiyat adına mı?

Furkan Çalışkan:

Kendi adımıza konuşuyoruz. Zaten Türk şiiri adına konuşmak bugün belki sadece İsmet Özel’in Sezai Karakoç’un yapabileceği bir şey. İslamcılar adına desem, hangi İslamcılar diyeceksin bu sefer haliyle. Biz Müslüman şairleriz aslında.

Mustafa Akar:

Bak bu bile yaşadığımız karışıklığı gösteriyor. Ben mesela 90’lı yılların sonunda -hala da öyle ama- İslamcıyım derdim.

Furkan Çalışkan:

Hala da İslamcıyız. İslamcı olduğumuzu söyleriz. Fakat İslamcı tanımının maruz kaldığı fluluk bizi bunu ağız dolusu söylemekten alıkoyuyor.

Melih Tuğtağ:

Çünkü bakıyorsun ben İslamcıyım diyen bazı adamlara, ben bununla aynı yerde olamam diyorsun.

Ahmet Hakan sorduğunda İsmet Özel’in söylediği ‘Hem de nasıl’ gibi o halde sizin İslamcılığınız?

Mustafa Akar:

İsmet Özel’e bugün soralım bakalım.

Furkan Çalışkan:

Ama biz İsmet Özel’in ‘Hem de nasıl’ dediği yerde durmak istiyoruz açıkçası.

Mustafa Akar:

İsmet Bey’in o gün dediği ‘Hem de nasıl’la bugün söylediği ‘Gâvura karşı durmak Türklüktür’ aynı şey aslında.

CANLI YAYINDA STÜDYOYA BASKIN

Bir de İbrahim Tenekeci’nin Ülke TV’nin Genel Yayın Yönetmeni Hasan Öztürk’le birlikte canlı yayını bastığı bölüm vardı. Herhalde ilk kez bir şair, televizyonun yayın yönetmenini de yanına alarak bir programa baskın yaptı değil mi? Neydi o?

Furkan Çalışkan:

Bizim kanalda biraz değişik bir ortam var. Hasan Öztürk, on beş yıl önce bir edebiyat dergisinde yayınlanan şiiri hatırlayabilecek bir adam. O böyle olunca İbrahim Tenekeci’ye muhabbeti başka oluyor. İkisi bir araya gelince ve ekranda da üç şair olunca bir atraksiyon kaçınılmaz oluyor. (gülüyor) İbrahim Tenekeci, kamera arkasından bir tehdit unsuru olarak görünüp Medine’ye Varamadım ilahisini yayınlamamızı istedi, o baskında. Medine’ye Varamadım ilahisi de on üç dakikalık bir parça tabi…

 

Fotoğraf: Sedat Özkömeç