İbn Arabi’yi düşünce sistemimize dâhil etmemiz gerekiyor

Daha çok yayınladığı klasik metinlerle adından söz ettiren Litera Yayıncılık, İbn Arabi’nin Fütuhat-ı Mekkiyye’sini, özel bölümler halinde tam metin olarak okuyucuya sunuyor. İlk on beş kitabın yayınlandığı seri tamamlandığında otuz beş kitaptan oluşacak. İbn Arabi’yi ve başyapıtı Fütuhat-ı Mekkiyye’yi, eseri yayına hazırlayan Prof. Dr. Ekrem Demirli, “İbn Arabi’nin üzerindeki mitolojik perdeyi kaldırmamız gerekiyor’ diyor.

Uzun yıllardır İbnü’l Arabi üzerine çalışıyorsunuz. Doğrudan hâkim kişi olarak sizden dinlesek, Fütuhat-ı Mekkiyye ne anlatıyor ve nasıl bunca yıldır müellifi ile birlikte etrafındaki ilgiyi koruyabiliyor?

İslam’da bilimler çok erken bir tarihte bölündü. Ortaya çıkan ilk büyük sorun ise, bilimlerde dini hakikati kim temsil ediyor sorusu oldu. Mesela Fıkıh, ibadet hayatımızla ilgileniyor, Kelam inanç hayatımızla ilgileniyor. Bir bütün olarak dinle kim ilgileniyor diye bir sorun ortaya çıktı. Çok erken dönemlerde Hasan-ı Basri’den sonra bu bölümleme başlıyor. Bütünlük fikri parçalanıyor. Biz mesela bir sahabede bilimde ayrışmayı görmüyoruz. Bu bölünme ortaya çıktığında bölümler arasında çatışma da ortaya çıkıyor tabi. Müslüman ilim adamlarının uzun süre yaşadığı krizlerden birisidir bu. Yani bütün olarak bilimi kim temsil ediyor, fıkıh mı, kelam mı, hadis mi? Fıkh-ı Ekber diye bir kavram oluşuyor mesela. Fıkh-ı Ekber, iman-amel ve ahlakla dini mütalaa etmek demek. Sonra o kavram da etkisini yitiriyor ama her zaman Müslümanlar böyle bir şey arıyor.

İlimlerin bölünmüşlüğünü nasıl aşılacak, ilimler bir noktada nasıl birleşecek, sorusuna cevap üretilebiliyor mu peki?  

İbn Arabi’de de bu sorun tartışılıyor. Günümüzde de bu sorun devam ediyor. Tabi bunlardan önemlisi, bu bilimlerin bilim yapma biçimi eleştiriliyor. İbn Arabi’den önce İmam Gazali, ilimleri ihya ediyor. Yani bilimlerin konularını yeniden tespit etmek ve bilim irtibatını kurmak… Yani biz niçin bilim yapıyoruz, ne öğrenmeye çalışıyoruz ve esas öğrenmemiz gereken şey nedir, bu sorunu ortaya koyup İhya’yı yazıyor. İbn Arabi, aslında aynı şeyi yapıyor ama bunu daha geniş bir çerçevede yapıyor.  Şeriatın hakikati nedir, batını, sırrı nedir sorusuyla din bilimlerinin irtibatlarını göstermeye çalışıyor. İbn Arabi’nin eserini özgün kılan şey budur, İbn Arabi düşünce ekseninde bütün bilimlerin irtibatlarını gösterdi. Bir diğer nokta da şu, İbn Arabi’nin eseriyle biyografisi doğrudan örtüşür. Tam yazdığı gibi yaşamış biridir. Yaşadığı şeyi yazdı İbn Arabi.

Somutlaştırabilir miyiz bunu?

Mesela ahlaki meseleleri bir eksen üzerinde ele alıyor, yücelttiği bütün ahlaki değerlerin kişisel hayatında bir karşılığı var. Görüşünde kısası doğru bulmadığını söylüyor, aslolanın affetmek olduğunu ifade ediyor. Vasiyetinde de bu ifadesiyle paralel şekilde diyor ki “eğer birisi beni katlederse kan karşılığı güdülmesin.” Bu İbn Arabi’yi en önemli kılan vasıflardan biri budur.

Adsız

FÜTUHAT-I MEKKİYYE’NİN ANA KONUSU ALLAH VE İNSANDIR

Bilimlerin belli bir ana fikir eksenin birleştirilmesidir dediniz Fütuhat-ı Mekkiyye için. Buna da bir iki başlık ekleyebilirsek, ‘önemli kılan nedir’i açmak için…

Fütuhat-ı Mekkiyye’nin ana sorunu Allah ve insan ilişkileridir. Mesele insanın tanınmasıdır ama maksadı bakımından Allah’ı tanımaktır. Bütün o hacimli kitabın nirengi noktasını Allah ve insan oluşturur. Din bilimlerinin zaten temel maksadı budur. Fütuhat-ı Mekkiyye’de İbn Arabi bunu sağlıyor. Ayrıca Fütuhat-ı Mekkiyye, evrensel diyebileceğimiz bir kitaptır. Herhangi bir inançtaki herhangi bir insanın da okuyabileceği bir kitap olarak yazılmış. Bütün bunlar Fütuhat-ı Mekkiyye’yi klasik gelenekte yazılmış metinlerden kısmen ayırıyor ve ona hususi bir yer kazandırıyor.

İbn Arabi’nin diğer önemli eseri Füsus üzerine çok yoğun tartışmalar yapıldığını biliyoruz, Fütuhat-ı Mekkiyye için durum nedir?

Aslında bu kitapla ilgili çok da tartışma yok. Bence bu İslam düşüncesinin bir problemidir. İbn Arabi üzerine iki çeşit tartışma var, bir İbn Arabi ve talebelerine yönelik eleştiri. Ki hemen her grup ve saha üzerine eleştiriler yapılmıştır. Kelamcılara, hadisçilere yönelik eleştiriler vardır. Çok ağır hakaretlere varmadığı sürece bunun iyi bir şey olduğunu düşünüyorum. İkinci olarak İbn Arabi’nin spesifik bazı görüşleri üzerine yöneltilen eleştiriler var ve bunlar genellikle üç beş taneyi geçmez. İbn Arabi’ye yöneltilen eleştiriler abartılı. Mesela İbn Arabi’de “Firavun’un imanı” diye bir bahis var. Bu İbn Arabi’nin düşüncesinde merkezi bir yerde değil. Bunu İbn Arabi’nin merkezine koyup şiddetli eleştiriler üretmek doğru değil. İbn Arabi hakkında dile getirilen eleştirilerle, bu eleştirilere bina edilen hükümler arasında çelişkiler var.

İBN ARABİ MİTOLOJİK BİR KARAKTER DEĞİL

Şu an on beş kitap yayınlandı. Fütuhat-ı Mekkiyye’nin henüz tamamı değil bu…

Fütuhat-ı Mekkiyye aslında 37 defter. Yayınevinin teklifiyle okuyuş kolaylığı açısından içerisinden çıkarabileceğimiz müstakil bölümlere ayıralım bunu dedik. Fütuhat-ı Mekkiyye’den böyle bölüm tercümeleri zaten daha önce de yapılıyordu. Biz de tamamını 35 kitap olarak yayınlamış olacağız. Kitap isimlerini anlatılan ana konuya göre belirledik. Çok olumlu dönüşler aldık daha şimdiden.

Bugün tasavvuf çevrelerinde daha ziyade, İbn Arabi’nin bilinmeyen yerlerden haberler getiren, gizemli şeyler yazan “insanüstü” bir varlık imajı var.

Benim bütün çalışmalarımın amacı da sonuçları da bunun tersi olduğunu göstermek içindir. Fütuhat-ı Mekkiyye’yi bizzat tercüme etmem bu istikamete karşı olmamdan kaynaklandı diyebilirim. Benim açımdan İbn Arabi, böyle mitolojik bir karakter değildir, bahsettiği konular gizemli konular değildir, kimsenin bilmediği bir şeyi getirmedi. İbn Arabi’nin üzerindeki bu mitolojik perdeyi kaldırmamız, onunla insan insana ilişki kurmamız lazım. Çünkü İbn Arabi, insana insanın hikâyesini anlatıyor. Sana seni anlatıyor. Aklını, hayalini, kalbini, ahlakını, rabbinle ilişkini anlatıyor. Burada bir giz olmaması lazım…

O zaman metinle mevcut İbn Arabi algısı arasında hiçbir ilişki yok.Adsız 2

Yok ve üstelik bunu bir türlü yıkamıyoruz. Hala Türkiye’de İbn Arabi üzerine mitolojik dille konuşuyoruz. İbn Arabi’yi biz hala düşünceye mal edemedik. Düşüncemizi kuracak bir adam haline getiremedik. Bir masal kahramanı haline getirerek hayattan uzaklaştırıyoruz aslında. “Her yüceltme bir sınırlamadır” der İbn Arabi, yücelterek belli bir yere sığdırıyoruz.

Sadrettin Konevi’yi de siz çevirdiniz. Düşünceye mal etme anlamında kullanılabilir değil mi?

Özellikle Konevi, İbn Arabi’yi düşünce mal etmemiz açısından çok verimli bir isimdir. Zaten İbn Arabi’yi bir düşünce sistematiğinde ele almamızın imkânını açan kişi de Konevi’dir. İbn Arabi’yi okunabilir hala getiriyor. Bu açıdan bütün İbn Arabi okurlarının aynı zamanda bir Konevi talebesi olması lazım.

Mevlana’nın da böyle bir hazırlayıcısı olması lazım o zaman.

Zaten Konevi sadece İbn Arabi’nin değil, Mevlana’nın, Yunus Emre’nin özetle Anadolu’daki bütün metinlerin paradigmasını oluşturan adamdır. Önce ya da sonra gelmesi önemli değil. Biz eğer Türkiye’de Konevi’yi doğru anlar ve oturtursak en basitinden söylüyorum günlük hayatta kullandığımız herhangi bir deyimden, bir Alevi-Bektaşi türküsüne, bir ilahiye kadar hemen her şeyin irtibatını kurabiliriz. Bu irtibatları bize gösteren kişi Konevi’dir.

KİMSE HZ. PEYGAMBER’DEN DAHA ÖNEMLİ BİR ŞEY ANLATIYOR OLAMAZ

Kitaplardan birinin başlığı da bu zaten avam-havas tartışması var. Bu ne demek, bunun kaynağı nedir?

Avam-havas tartışması her yerde vardır. Avam demek, meslekten olmayan demek kabaca… Ben senin mesleğin itibariyle senin yanında avam sayılırım mesela. Avam-havas meselesi, aristokrat-sıradan insan ayrışması demek değildir. Avam-Havas kitabı, hem normal insanlar için hem de konunun uzmanları için demek kabaca. Bir yanlış anlaşılma var burada. Hatta İbn Arabi’ye bununla ilgili eleştiri yapılıyor. İbn Arabi, en sıradan insanımızla en çok konuşabilecek âlimdir. “Ulema meseleyi anlatamadığı zaman sıradan insanı suçlar, hâlbuki meseleyi kendisi bilse anlatabilir” diyor. İbn Arabi’nin ölçüsü Hz. Peygamber’dir. Peygamber, herkesle konuşabiliyorsa biz de herkesle konuşabiliriz. Kimse Hz. Peygamber’den daha önemli bir şey anlatıyor olamaz.

Yazıldığı dönemden bugüne, İbn Arabi’nin eserinin ve kendisinin serüveni nasıl olmuş?

Tarihi boyunca Osmanlılarda, Asya’da ve Afrika’da okunduğuna dair aktarımlar var. Ben şahsen İbn Arabi’nin eserlerinin düşüncenin mutfağına tam olarak giremediğini düşünüyorum. Osmanlı’da bilim ve düşüncenin üretildiği ana merkezlere, ana yapılara tam olarak girmediği kanaatindeyim. Ve bunun Osmanlı düşüncesinde önemli bir kısırlığa yol açtığı da söylenebilir. Osmanlı düşüncesi, tevarüs ettiği medrese gelenekleri doğrultusunda fıkıh, belagat, kelam gibi bazı bilimler okutuluyordu. Burada İbn Arabi’nin ya da Sadrettin Konevi’nin kitapları okunmadı merkezi etki anlamında. Eğer bu olsaydı belki çok daha farklı bir netice ortaya çıkacaktı. Ben şahsen Cumhuriyet döneminde bu işin yapılabileceği kanaatindeyim. İbn Arabi ve Konevi ile geçmişte kurulmayan irtibatı bugün kurabiliriz.

ZİRVE ÇAĞIN ZİRVE ESERİAdsız 5

İbn Arabi’nin eserini yazdığı çağa ilişkin İslam düşüncesinin, İslam dünyasının fotoğrafı nasıl?

Fotoğraf ilginçtir ki siyasal açıdan kargaşa çağı. Endülüs sarsılıyor, Moğollar zorluyor, Haçlı Savaşları olmuş biraz öncesinde…

Bugünkü gibi yani…

Gibi. Fakat paradoksal bir şekilde düşünce bakımından da en verimli çağlardan biri…

Bugünkü gibi değil.

Kesinlikle değil. Bir bütün olarak baktığımızda Kelam geleneği açısından bakınca Kelam, hasmı olan felsefeyi geriletmiş, daha felsefi bir üslup kazanarak yoluna devam ediyor Razi ile birlikte. Fıkıh ilimleri, diğer ilimler oturmuş. İbn Arabi bu dönemde geliyor ve merkezinde tasavvufun olduğu bir bilimi alıyorlar ve bunu en üst noktaya taşıyorlar. İbn Arabi, kendi yaşadığı yüzyılı tarihsel gelişim açısından değerlendirir. “Zihinsel olarak İslam’ın en zirve çağındayız” der mesela. İbn Arabi’ye göre Fütuhat-ı Mekkiyye, İslam ilimlerinin zirvesini temsil eder. Zirve döneminin zirve eseri yani… Siyasal açıdan kaos ama düşünce açısından verimli bir yüzyıl. Bugün bildiğimiz pek çok büyük isim oradandır, Attar’dan Mevlana’ya, Yunus Emre’den Razi’ye kadar pek çok isim.

Çağın problemleri için hususen kurulmuş cümleler de var değil mi?

Tabi Kudüs işgal ediliyor onunla ilgili cümleleri var, Selçuklu devletinin savaşları ile ilgili ifadeleri var. Mesela Selçuklu Sultanı’na “Anadolu’daki yıkılmış kiliseleri imar etmeyin, buralar İslamlaşsın” şeklinde cümleleri var.

İbn Arabi’nin kaynaklarına ilişkin ne söyleyebiliriz?

Hangi ölçüde kullandığını tam bilemiyor olsak bile İbn Arabi açısından Hadis ilmi çok önemli bir kaynaktır, Kur’an-ı Kerim ilimleri çok önemli birer kaynaktır, dil önemli bir kaynaktır. İbn Arabi, ulemadan bir kişidir. Aynı şekilde tasavvuf İbn Arabi açısından çok önemli bir kaynaktır. Referansları bellidir, Beyazıtı Bistami, Cüneydi Bağdadi gibi ilk büyük sufiler kaynakları arasındadır. Felsefe yine dolaylı k olarak kullandığı kaynaklar arasındadır. Pek çok isim ve kitap vardır atıf yaptığı. Fütuhat-ı Mekkiyye isimler açısından çok zengindir. Ama bu çalışmalar yapılmadı tabi, İbn Arabi’nin kaynakları, kaynakları kullanma biçimi.

 

Fotoğraf: Sedat Özkömeç