Mustafa Tatçı: Yunus Emre, Okunması Gereken Değil Olunması Gerekendir

Yunus Emre şiirlerini bir külliyat şeklinde ve ilk defa edisyon kritiğini yaparak yayına hazırlayan, Yunus aşığı Dr. Mustafa Tatçı ile hem Yunus Emre’yi hem de uzun yıllardır titizlikle emek harcadığı tasavvuf şiirini konuştuk.

 

Aynı yatakta akan yüze yakın eser yayınladınız. Evliya’nın rüyası gibi, bir şeyin izinden gitmeyi andırıyor bana. Derinleştirdiğiniz bu sahaya yönelişinizin mahsus bir hikâyesi olmalı.

Hakikâti bilenlerin yaşadığı bir çevrede doğmak büyümek, onların kültürüyle hemhal olmak elbette bir lutf-ı ilâhîdir. Ben de hakîkati sessiz sedasız yaşayan bir topluluk içinde doğdum, büyüdüm, yaşadım. Tanıdığım bu çevre Yunus’u ve Mısri’yi, okunması gereken değil olunması gereken bir şahsiyet olarak tanıttılar. Fakir; Denizli ilinin, Tavas ilçesi, Kızılcabölük beldesindenim. Tabii çocukluğum ve gençliğim kendi kasabamızda geçti. Orada şimdi adlarını burada tek tek anamayacağım ‘gizli yaşamış’; hakîkati yudum yudum içmiş fakat ortalığa dökmemiş; sokaktan geçenin yahut kapı komşusunun bilmeyeceği tanımayacağı ehl-i dil ile beraber oldum. Onların kültürüyle, düşünceleriyle, halleriyle hemhal olmaya çalıştım. “Bu Mısrî denen balçığı her bir ayak basmak gerek”tiğini kimi çiftçi, kimi dokumacı, kimi marangoz olan d âbide şahsiyetlerden öğrendim. Fakat içinde yaşadığım bal çanağının çok da farkında değildim. Bilahare fakülte yıllarımda bir bilinçlenme başladı. Bu bilinçlenme, zaten aldığım kültürün sistematik olarak değerlendirilmesi gerektiği noktasında oldu. Yoksa akademik bilgiyle yahut titrin verdiği benlikle evliya olunmayacağını bilenlerdeniz  çok şükür.  Akademik çevrelerdeki irfan fukaralığını gördükçe yaşadığım çevrenin ne kadar kıymetli olduğunu söylememe gerek yok. Hiçbir zaman akademisyen olacağım yahut olmalıyım diye kendimi yiyip bitirmedim. Uzun bir hikâye olduğu için anlatmıyorum bendenizin akademisyenliği bir sevk-i ilâhîdir. Takdir edildiği için Gazi Üniversitesinde yüksek lisans (1984-85) ve doktora (1986-89) çalışmaları yaptık. İsterseniz siz buna Cenab-ı Hak Yunus’u, Mısrî’yi ve diğer gönül sultanlarının nutk-ı şeriflerini çalışmalısın diye fakiri görevlendirmiştir diye yorumlayabilirsiniz. Zira hayatta  yapabildiğim başka hiçbir şey yok…

‘Anadolu gerçekten dolu’ sizin ifadeniz. Anadolu’yu inşa eden ama Anadolu tarafından da inşa edilen mutasavvıf şairler var, sayıları epeyce çok. Bu bereketi, bu hal dilinin şiirle ifadesi, bu dolu’luk hakkında neler söylersiniz?

Azizim esasen sadece Anadolu değildir dolu olan. “Hak kandedir?” sorusunun cevabında Eşrefoğlu Hazretleri diyor ya hani “dopdoludur araler!”… Kelamın özü şu ki varlıkta boşluk yoktur fakat bazı beldeler  Hakkın teveccühüne daha fazla mazhar olsa gerek. Anadolu Evliya yurdu olduğu için gerçekten dolu diyoruz.  Türkistan, Anadolu ve Balkanlar bir zamanlar evliya ocakları haline gelmiş. Nitekim Saltuknâme’de Sarı Saltuk Hazretlerinin dervişi Yusuf’a Tapduk Emre hakkında söylediği bir söz var ki fakiri çok etkilemiştir: “Şükürler olsun, Rum ocağı evliyâ ile doldu. Ümidim odur ki İslam bu diyarda kuvvet tuta. Biz bu ere inandık. Bu kişi ermiş kişidir. Onun adı Taptuk, bizim adımız Saltuk.”

Anadolu Türkistan’dan ve Horosan’dan gelen erenlerle, Rumeli ve Balkanlar da Anadolu’dan giden alperenlerle mayalanmıştır. Sarı Saltuk Baba’nın ifadesinden de anlaşılacağı gibi Rum ocağı evliya ile dolmuş ve İslâm bu şekilde kuvvet bulmuştur. Velayet nedir ve veli kimdir mevzuuna girmeden söyleyeyim, velî bir aşk ve irfan adamıdır. Sevgi yoluyla irfana ulaşan Allah adamıdır veli. İki kanatlı bir göçmen kuştur o. Ehlullahın velayeti,  mâye-i Muhammedî sırrına vakıf olmasındandır. Bu kavram, Cenâb-ı Hakk’ın kâmillere emanet ettikleri rûh-ı kudsîden kinâyedir. Başka bir ifadeyle kâmil insanların nefesidir kastedilen. O bütün kemâl sıfatlarıyla muttasıf olan zâtın taşıdığı sırdır.

ANADOLU’DA İSLAM’IN DERİNLİĞİ, TÜRKÇE’NİN İNCELİĞİ VAR

Mâye-i Muhammedî, nebîlerden Hz. Muhammed’e, Hz. Peygamber’den de kemal sıfatıyla donanmış kâmil insanlara aktarıla aktarıla  gelmiştir ve bu maya sözle ve gözle insandan insana intikal eder. Bu maya sözle insandan insana geçerken bazen kelimelere ve musikiye bürünüp tesirli bir ilâhî, bir nutk, bir na’t haline bürünebilir. Kuvve-i kudsiyye denilen Hakka ait kudret her dönemde ve her velide esma-i ilahiyyeden birinden kendini daha belirgin olarak gösterebilir. Yunus Emre ve Mısri gibi ehlullahta manâ daha ziyâde kelam sıfatından tecelli etmiştir. Yesevi, Yunus ve Mısri gibi azizlerin nutk-ı şerifleri zamanla bir üsluba dönüşmüş, zikir ve fikir meclislerinde onların takipçileri ortaya çıkmıştır.  Bu meyanda 700 senede üç binden fazla Yunus, yüzlerce dîvân-ı ilâhiyât ve bu Yunus’un izindekilerle teşekkül eden İslamın tefekkür ve tezekkürle anlaşılabilecek derinlikli arka bahçesi, Anadilimiz Türkçe’nin yazılırken bestelenen inceliği yani Anadolu’nun mayasında müdrik, mürid ve kibâr evliyaullah var… İslam’ın derinliği, Türkçenin inceliği var. Bunun müşahhaslaşmış timsali Yesevi, Yunus ve Niyazi-i Mısri var. Aslında hepsi bir kişi onların. Bin kabirden yüz gösteren bir Muhammed… Süluk çıkarıp makam tekmil eden her Yunus ana dilini Muhammedîleştirir. Makam ve kelâm O’na ait. Süfler hangi dilden haykırırsa fark etmez.

YUNUS, ANA DİLİ TÜRKÇEYİ VAHİY DİLİ HALİNE GETİREN İLKTİR

Sizin tek başınıza onlarcasını görünür, anlaşılır kıldığınız mutasavvıf şairlerden kimileri yüzyıllar içerisinde öne çıkmış, Yunus Emre yahut Niyazi Mısri gibi… Bunu neyle açıklamak gerek?

Yunus Emre Batı Türkçesini  aşk ve manâ dili haline getiren ilk kişidir. Bundan ne anlayacağız? Ana dilini vahiy dili, Rab dili haline getiren kişi olduğunu anlayacağız. Nefs merhalelerini aşarak  süluk çıkaran herkes aynı özelliklere sahip olabiliyor mu? Tabii ki hayır.  Öyleyse Yunus Emre ve takipçileri de ilâhî birer projedir. Doğu Türkçesi sahasında Yesevî Hazretleri hakkında da aynı şeyleri söyleyebiliriz. Yunus’a gelinceye kadar Türkçe konuşan beldelerde ana dili ledün dili haline gelmemişti. Bu sebeple hakikat ehli içinde Yunus önceki gelenlerin sonuncusu, sonraki gelenlerin de ilki oldu. Yani ledünniyatı  Arapça ve Farsça konuşanlara ilaveten bir de Türkçe konuşan ârif tecelli etti. Onun sözleriyle Müslüman Türkler ilk defa Kur’an’ın Furkan sırrıyla tanıştılar, cem ve fark bilincini bunun neticesinde elde edilen tevhid sırrını  ilk defa kendi dilleriyle daha net anlar hale geldiler.  Ne var ki Yunus nutk-ı şeriflerini irticalen irâd etti. Bu sebeple ilâhiyatında mutlaka fire vardı. İşte kendisinden sonra cem ve fark idrakini en dengeli bir biçimde Mısri hazretleri ortaya koydu, tamamladı. Şimdi anlaşılacaktır ki Yunus ilk olması;  Mısrî tevhid makamları açısından tam olması noktasından bakılınca önemlidir. Bu sözler ehline malumdur.

‘Vahyi Türkçeleştiren adam’ diyorsunuz yani Yunus Emre için. Türkçe’nin Yunus önünde diz çökerek Müslüman olması mı bu? Neden onu kelime kelime okuyup anlamak zorunda olduğumuzu söylüyorsunuz?

Bu bir kitaplık soru. Burada uzun uzun cevap vermek mümkün değil. Şu kadarını söyleyeyim, Vahyi Türkçeleştirmek için Vahyin alındığı merkeze yükselmek lazımdır. Bunun adına miraç veya seyr ü süluk denir. Hz. Mısrî buyuruyor ki:

Mâverâ-yı ins ü cinni seyr edip arşa çıkar

Kim ki mi‘râc eylediyse cezbe-i tevhîd ile

Tevhîdin cezbesiyle miracını gerçekleştiren ehlullah ins ve cinn âleminin ötesine yükselip Hakkın sırlarına vakıf olarak arşa çıkar. Daha doğrusu arş müminin kalbi olduğuna göre, arşın kendisi olur. Kelâm sadece bir sıfattır. Hâlbuki Bu noktaya yani arş noktasına gelen kişi hakikatin kendisidir, sıfatı değil. O zat, yetkisini kullanıp hakikati ana diliyle anlatabilir. Yunus bu sebeple milletimiz için bir lutuftur. Bu gerçeğin anlaşılması için biraz daha açalım. Mesela bir Fransız aynı hakikati yaşasa ana dilini Rabbinin dili haline yani Fransızcayı bir vahiy dili haline getirebilir. Eğer böyle bir merd-i Huda çıkmazsa o topluluğun dili aklın yorumladığı belli bir seviyeden öteye geçemez, o dil metafizik bir dil haline gelemez. Bu sebeple Hz. Yunus, sokak Türkçesini semavileştiren kişidir. Onun izinden gidenler bu semavî dili kullandılar ve Türkçeyi arşa kanatlandırdılar… Yunus izindekilerin anlaşılması için, Kur’an’ı anlamak için ne yapıyorsak aynı metodları kullanmak zorundayız. Ama şu bir gerçektir ki nutk-ı şerifleri  özden anlayanlar yine nefsini ruh haline getiren sâlikler ve vâsillerdir…

LAMBAYI SÖNDÜR DEĞİL, LAMBAYI DİNLENDİR

Çalışmalarınıza bağlamlı birer sözlük de dâhil ediyorsunuz. Tasavvuf şairlerinin kendilerine mahsus bir terminolojisi mi vardı?

Evet vardır.  Fakat bu manevi anlamların tamamını bir sözlük tertibiyle vermek mümkün değildir. Bu sözlüğün anlaşılması için oturup ehliyle sohbet etmek gerekmektedir. Şerh geleneği içinde öğrenebileceğimiz bir terminoloji bu. Fakirin İşitin Ey Yarenler kitabını okumak bu sorunun cevabını kendiliğinden verecektir.  Unutmamak gerekir ki çok basite aldığımız bir kelimenin birkaç katmanı vardır.

Peki, tekke şiirinde karşılaştığımız bu mahsus terminoloji, sadece şiirin sahasını genişletmek kaygısı değil herhalde? Neden kaynaklanıyor? Neden ceviz değil de koz deniyor yani?

Tasavvufî eğitim önce terbiyeye niyetle, sonra azaların terbiyesiyle başlayıp  devam eder. Bu azaların en önemlilerinden birisi dil terbiyesidir. Tabiatıyla her aza terbiye edildikten sonra akıl ve gönül terbiyesine geçilir ve nihayet safiyete ulaşılıp gönül Çalab’ın tahtı olur. Ceviz deme koz de, şunu deme şöyle de meselesi, dil terbiyesi içindir.  Derviş çalışa çalışa öyle bir noktaya gelir ki Allah onun gözünden görmeye, kulağından işitmeye, dilinden söylemeye başlar. Lambayı söndür değil, lambayı dinlendir… Yahut lambayı yak değil, lambayı uyandır… Tasavvuf şiirinin kendine mahsus kavramlarının sebebi  sırrı na-ehilden gizlemek ve yine ehlinin Hakka ve hakikate ulaştığında mevcudata zarar vermemesi içindir. Zira mevcudun vücudu da Haktır.

Mutasavvıf şairlerin evrenine girmek için tasavvufu bilmek gerekiyor değil mi?

Gerekir. Aşk ve irfan mektebinden koku almamış bugüne kadar tanıdığım hiçbir akademisyenin bir tek Yunus beytini doğru anladığına şahit olmadım. Fakat böylelerine karşı sen burada yanlış düşünüyorsun da demedim. “Münafıklar elinden örten manâ yüzünü” mutlaka bir sebebe mebni örtmüştür… Sen neden açıyorsun ki… Emeksiz yemek olmadığı gibi aşksız ve irfansız  âriflerin anlaşılması da mümkün değildir vesselam.