Prof. Dr. Ali Murat Yel: Kültür, para kadar kolay kazanılmıyor

Üzerine Kur’an-ı Kerim ayetlerinin yazılı olduğu pastanın, Kutlu Doğum etkinliği kapsamında bizzat müftü tarafından kesilmesi, pek çok tartışmayı yeniden gündeme getirdi. Sosyolog Ali Murat Yel, ‘Hayatlarımız içinden ucuz oyuncaklar çıkan sürpriz yumurtalara benzemeye başladı’ diyor.

Her ne kadar iki yıl öncesine ait bir fotoğraf karesi olsa da üzerine Kur’an ayetlerinin yazılı olduğu Kutlu Doğum Pastası, dindarlık, dini değerlere saygı ve kültürel yozluk gibi pek çok başlığı yeniden konuşmayı mümkün kıldı. Marmara Üniversitesi öğretim üyesi ve turkeyagenda.com yayın yönetmeni Prof. Dr. Ali Murat Yel’le, hem pasta hadisesini hem eleştirilerin dilini hem de yeni orta sınıfın kültürel yozluğunu konuştuk.

 

Üzerine Kur’an’ı Kerim ayetlerinin yazılı olduğu bir pastanın, Kutlu Doğum etkinliklerinde bizzat ilçe müftüsü tarafından kesilirken çekilen fotoğrafını gördünüz. İlk tepkiniz ne oldu, ne düşündünüz?

Bir sosyal bilimci olarak bu ülkede artık hiçbir şeye şaşırmamayı öğrendim. Gençliğimizde Kur’an-ı Kerim’in insanlar tarafından sadece saygı duyulan; hatta o kadar ki kursa giderken elimizde onun için özel olarak hazırlanmış ve süslü bir çantayla taşırken yüksekte tuttuğumuz, evlerimizde asılan çivi ile kendisini taşıyan kısmı arasında bir üçgen oluşturacak şekilde duvarlara astığımız bu kitabın insanların gündelik hayatlarına giremediğinden şikâyet ederdik. Kutsal Kitab’a duyulan bu saygı onun içeriğinin anlaşılmasını engellememeliydi, yani insan bir taraftan kendisi için kutsal kabul ettiği bir metne fiziki olarak saygı duyabilir ama bu saygı onu okuyup anlama çabasından alıkoymamalıydı. Fotoğrafı ilk gördüğüm anda bu düşüncelerime döndüm ve “ne günlere gelmişiz, eskiden saygıda kusur etmediğimiz Kitap, bugün sıradan bir doğum günü pastasına model olmuş, artık ifrat ve tefritte sınır tanımıyoruz” dedim.

Sanki dilini anlamadıkları bir Kitap’la nasıl ilişki kuracağını bilemeyen bir toplulukla karşı karşıyayız. Hâlbuki olay dindar insanlar arasında geçiyor…

Gerçi dilini anladıkları kitaplarla ne derece aşina oluyorlar diye de sorulabilir. Buna benzer bir olayı yıllar önce sosyolojiden doçentliğini yeni almış olan bir arkadaşıma sunulan pastanın Anthony Giddens’ın Sociology kitabının kapağı şeklinde tasarlandığını gördüğümde de biraz şaşırmış ve kitapların artık okunmaktan ziyade yok edilmesi gereken nesneler sınıfına gireceğinden endişe ederek hüzünlenmiştim. Belki bu anlayış da değişti şimdilerde dış görünüş muhtevanın çok önüne geçti ve hayat tarzlarımızın değişmesine de sebep oldu. Artık pek çok şey bir simülasyona dönüştü, içinde problemler barındıran kişilerin dışarıya karşı mutlu görünebildiğinden tutun da evliliklere, çalışma hayatlarına, arkadaş çevrelerine varıncaya kadar bir nevi maske diyebileceğimiz sahtelikler daha çok ortaya çıktı sanki. Belki bunda da bilgisayar teknolojilerinin ve internetin katkısı vardır zira insanlar bu ortamlarda kendilerini olduklarından farklı bir şekilde sunabiliyorlar.

YOZLAŞMA VARDI SADECE GÖRÜNÜR OLDU

İlerleyen bir yozlaşmadan mı söz ediyoruz yoksa zaten var olan bir yozluğun görünürlük kazanmasından mı?

Eğer yozlaşmadan, eşyanın (şeylerin) aslına vakıf olmaktansa gelişigüzel bir şekilde onları tanıyor veya biliyormuş gibi yapmayı kastediyorsanız bence bir zamanlar özene bezene hazırlanan çantalara verilen önem kadar bugün de Kur’an-ı Kerim’in hele Kutlu Doğum Haftası etkinliklerinde bu şekilde kullanılmasına cesaret edilebilmesi yozluğun giderek görünür olmasıdır diyebilirim. Meyvenin kendisiyle ilgilenmeyip kabuğunun ne kadar güzel olduğundan bahsetmek ile Kitab’ın kendisini okumayıp onu “gündelik hayata dâhil ediyoruz” diyerek bu şekilde görsel bir araç olarak kullanmak bence birbirinden farklı olmasa gerek. . . Bu örnekleri çoğaltmamız mümkündür mesela insanların kılık-kıyafetlerine daha çok önem verilip hatta bu konuda TV programları yapılması ve bunların bir hayli rating alması; kadınların başlarını pahalı marka örtülerle örtmesi ve bu durumun gayet normal karşılanması veya çok da kaliteli mallar üretmese de işyerlerinin-büroların gayet lüks bir şekilde düzenlenmesi artık sıradanlaşmıştır. Hayatlarımız artık içinden gayet ucuz ve basit bir oyuncak çıkan yumurta şeklindeki çikolatalara benzemeye başladı…

Malum pasta hadisesi gibi daha önce de Hz. Peygamber’in kamyon kasasına bindirilmesi sahnesi vardı bir dizide. Din değerleriyle bu kadar laubali olmayı ne mümkün kılıyor?

O sahneyi internetten izlediğimde, belki birisi bir saygısızlıkta bulunabilir endişesiyle çocuklarına Hz. Peygamber’in ismini vermekten kaçınan, tasavvuf geleneğinde yine O’nun ismini ağzına almaya çekinip “gül” ile sembolize eden ve her “gül” kelimesi geçtiğinde salavat getiren bir geleneğin gelmiş olduğu bu durum beni açıkçası ürküttü. Bildiğiniz gibi ben Batı’da son dönemlerde iyice açığa çıkan islamofobi konusuyla ilgileniyorum ve Hz. Peygamber’e yapılan saygısızlıkların nedenlerini anlamaya çalışıyorum. Tarihsel, kültürel ve hatta ekonomik pek çok sebep bulunabilir Batı’daki olayları açıklamak için. Ama bir İslam ülkesinde bu tür olayların hiç olmadığı anlamına gelmiyor maalesef. Hatta ülkemizdeki İslamofobi, diğer kültürlerin konunun önemini çok da anlayamamaları gibi bir mazeretin arkasına saklanmaya çalışılsa bile, bu kültürün ayrılmaz bir parçası olan İslam’a karşı yapılan saygısızlığın fazlasıyla vahim olduğunu düşünüyorum. Bu tür laubalilikler ancak konunun vahametinin farkında olmamayla açıklanabilir. Bu konuda sürekli tekrar edilen İslam’ın bir hiyerarşik yapısının ve dolayısıyla sahibinin olmaması gibi argümanlar geçerli değildir ve uygun eylemlerle duyarlılık gösterilmelidir.

TEPKİMİZ BİLE LAUBALİ

Yapılan eleştirilerde kullanılan dilin de bir gösterge olduğunu söyleyebilir miyiz? İfade etmek zorunda olduğum için alıntılıyorum ama ‘Kur’an’ı pasta yapıp yediler’ de aynı laubaliliğin bir devamı gibi…

Aynen katılıyorum, dediğim gibi, bu tür bir dil ile duyarlılık değil sanki yapılan işlerin devamı sağlanıyor. Belki hep denildiği gibi bir protesto kültürümüzün olmaması sebebiyle nasıl tepki verileceğini de bilmiyoruz. Sizin ifade etmek zorunda kaldığınız gibi bir cümle de asla bir tepki değil tam tersine olayın kabul edilemezliğini artıran bir ifadedir.

DİNDARLIĞI, SEKÜLERLER TARİF ETMEYE ÇALIŞIYOR

Dindarlık başkası tarafından tanımlanıyor daha çok. Seküler çevrelerden yapılan eleştiriler, dindarlardan daha çok dinin kendisini hedef alıyor. Bir ayrım yapmamız gerekiyor mu?

Modernleşmeyle birlikte sekülerleşmenin artacağı ve hatta dinin giderek kamusal alandan çekilerek özel hayata hapsolacağı ve nihayetinde yok olacağı beklentilerine karşılık dindarlığın bir tehlike olarak görülmesi yaygın bir görüştü. Kendisini seküler ve modern olarak tanımlayan kesimlerin bu beklentilerinin gerçekleşmeyip üstüne “la revanche de Dieu” (Tanrı’nın Rövanşı) gibi algılanan dindarlığın artması tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de bazılarını endişeye sevk etmiş gibi görünüyor. Dine dair her şeyden endişe duyanların ellerine geçen her fırsatta dine eleştiri yöneltmesi beklenirdi. Tabii sizin dediğiniz gibi sekülerleşen dindarlar ile dinin bizzat kendisi arasında bir ayırım yapılsaydı iyi olurdu ancak kendileri açısından kabul edilebilir bu durum karşısında bile din eleştirilmeye devam ediyor. Tıpkı eskiden başörtüsünün “babaanne başörtüsü” olarak tarif edilen bağlama tarzı ile insanların nasıl başlarını örtmeleri gerektiğini dikte etmeye çalışıldığı gibi bugün de dindarlığın şeklinin belirlenmeye ve tarif edilmeye çalışıldığını görüyoruz.

FOTOĞRAF DİNDARLIĞI DİYE BİR ŞEY YOK

Görünür dindarlık artarken sekülerleşme arka planda gizlice yayılıyor, deniliyor. İkisini de konuşalım, dindarlık neden yüzeysel olarak artıyor da sekülerleşme derinleşiyor?

Daha önce de bahsettiğim gibi bu ülkenin yaygın hastalıklarından birisi her konuda “  …mış gibi yapmak” eşyanın aslına vakıf olmaya çabalamak yerine “anlamış gibi davranma”yı tercih ediyor ve sorgulamıyoruz. Her şeyin dış görünüşüne önem verip tadından ziyade meyvenin kabuklarının güzel olmasını tercih ediyoruz. Belki siyaseten dindar görünmenin makbul olduğu bu günlerde dışarıdan dindar olmak Cumhuriyet’in modernleşme projesinde olduğu gibi insanların dış görünüşlerinin-kıyafetlerinin modernleştirilmesiyle modern olunabileceğine inanıldığı gibi bir kolaycılıkla bugün de benzer şekilde kolaylıkla dindar gibi görünebildikleri halde kolektif bir hayat tarzından bireyselci bir hayata geçişi mümkün kılan küreselleşme, teknolojik yenilikler ve kitle iletişim imkânlarının yaygınlaşması gibi dış etmenler sekülerleşmeyi hızlandırabilmektedir. İnsanlar her ne kadar samimiyetle dindar olmaya çalışsalar da sanki günümüz ortamında buna imkân bulamıyormuş gibi davranıyorlar.

O halde öteki dünyaya ve ‘yarın’a ilişkin değil de bu dünya ve ‘bugün’e ilişkin bir dindarlaşmadan söz ediyoruz? Ya da ikisi arasında duramayan…

Burada da yine bir din algısından bahsedebiliriz. Sanki dinin sadece öbür dünyaya yönelik ve buna karşılık sekülerliğin tamamen bu dünyaya ilişkin olduğu anlayışı sanki bu coğrafyaya dışarıdan gelmiş gibi yabancı duruyor. Hâlbuki klasik din tariflerinde geçtiği gibi dinin hem bu dünyada mutluluk vermesi ve hem de öbür dünya için bir kurtuluşa vesile olmasından bahsedilirken insanların bu iki seçenekten birini seçmesi gerektiği üzerinde duruluyor.

KAPİTALİZM, YAŞANTIYI DA KÜLTÜRÜ DE BELİRLİYOR

Doğum günü kutlamak ve pasta kesmek gibi ritüellerin çok değil yirmi yıl önce kesin bir dille reddedildiği çevrelerin çocuklarına bugün özel partiler düzenlemesi ve pastaya da Kur’an ayetleri yazmalarına kadar gelen süreci nasıl okumak gerekiyor?

Bu soruya herhalde en kolaycı bir biçimde İngilizce “new money” (yeni para) denilen ve yakın zamanda maddi imkânlara kavuşan insanların tüketim ve eğlence kültürlerinde –belki de beklenilen- bir değişimin sonucu gibi cevap verilebilir. Kendi çocukluklarında yaş günleri kutlanmayan muhafazakâr aileler günümüz değişen toplumunda çocuklarının diğerlerinden geri kalmasını istememeleri gibi bir durum söz konusu. Ama burada işin ucu kaçıp “diğerlerinden eksik kalmama” adına vahşi kapitalizmin tüm dayatmaları sıradan olgular gibi anlaşılıyor.

Bir meşruiyet aracı olarak ‘herkes’ten söz edebiliriz sanırım. ‘Artık herkes yapıyor’ cümlesi, sürecin son aşamasında sık kullanılanlara eklenmiş gibi…

İngilizce konuşulan ülkelerde “keeping up with the Joneses” olarak ifade edilen komşularla insanların kendilerini sosyal sınıf ve sahip olunan maddi eşyalarla karşılaştırıp onlardan geri kalmamayı amaç edinmek burada tüketimi artırmayı “herkes yapıyor” anlayışıyla karşılık bulmuştur. Şehirleşmenin getirdiği norm ve değer kaybı insanların hayatlarını yönlendirip düzenleyecek kurallardan mahrum kalmalarıyla başkalarına bakıp onların davranışlarını taklit etmenin toplum tarafından kabullenilmeyi getireceği sonucunu doğurmuştur.

ŞEKİLLENDİRMEYE ÇALIŞMAK DİNİ ORTADAN KALDIRIR

Türkiye’de geniş kitlelerde saygınlığı olan bir dini cemaatin, aslında Türkiye aleyhine faaliyetler gösteren ikiyüzlü bir yapı olduğunun ortaya çıkması, dinle ilişkinin geniş kitlelerdeki fotoğrafına yansıyacak mıdır, ne dersiniz? Öyleyse dindarın dini şekillendirmesi devam mı edecek?

Belirli normlar ve değerlerden yoksun kalma hali insanların veya cemaatlerin kendi davranışlarına veya inançlarına başkalarının gözüyle bakarak onlar tarafından kabul edilmeyi amaçlayınca bazı “fedakârlıklarda” bulunmayı normal bir davranış olarak görebilirler. Modern dünyaya uyum sağlama ve hoş görünme adına yapılan temel öğretilerden vazgeçişler ortaya yeni bir din veya inancın çıkması gibi oldukça tehlikeli sonuçlar doğurabilir. “Allah’ın hükümleriyle hükmetmeyenler…“ gibi bir uyarıyı göz ardı ederek dini kendi anlayışlarına göre şekillendirmeye çalışmak ne din adına ne de bu dünya adına kimseye bir fayda sağlamayacağı gibi peşlerinden sürüklenen insanların da her iki dünyalarını yitirmelerine sebep olacaktır. Belki de din adına en fazla yapılabilecek kötülük dindarmış gibi görünüp kitlelerin inançlarını belirli dünyevi amaçlar uğruna sömürmektir ve bu durum önünde sonunda ortaya çıkmaya mahkûmdur.

KÜLTÜR, PARA KADAR KOLAY KAZANILAMAZ

Yeni-muhafazakâr kitlenin zenginleşme-tüketim konusunda görece başarısız olduğu da epey zamandır konuşuluyor. Kabul eder misiniz bilmiyorum ama ‘yeni orta sınıf’ diye tanımlanan kitlenin bu kadar yoz olması neyle açıklanabilir? Alkolsüz içki, hanımlara özel gece partisi vs…

Maddi imkânlara geç kavuşan her kitlenin benzer sorunları olabilir. Maddi anlamda zenginlik her zaman bireylerde özellikle kültürel ve sosyal sermayeye (P. Bourdieu) sahip oldukları anlamına gelmez. Kültürel sermaye bireyin doğmuş olduğu aile ve kültürel çevre ile doğrudan ilişkili olduğu için kolayca ve kısa bir sürede elde edilemez. İnsanlar kısa bir süre içinde maddi zenginlik elde edebilir ama gündelik hayatın estetize edilebilmesi ancak uzun bir birikim sonucunda mümkündür. Dolayısıyla, moda, kıyafet, eğlence, yeme-içme, tatil veya mekân gibi günlük davranış ve alışkanlıkların maddi zenginliğe ulaşılınca daha önceki –muhafazakâr- hayat tarzı ile yeniden düzenlenmeye çalışılmasında zorluklarla karşılaşılması normaldir.

Bir hayat tarzından başka bir hayat tarzına geçiyorlar ama çok da beceremiyorlar gibi…

Zaten bu yüzden kastettiğimiz muhafazakâr kitlelere yönelik gündelik hayatlarını nasıl estetize edebileceklerini “öğretmeye” çalışan, yani onlara nasıl giyinecekleri, nerelerde yemek yiyecekleri, “onlara” uygun tatil mekânları, evlerini nasıl yeniden düzenleyecekleri veya nasıl eğleneceklerini söyleyen yayınların artışı da bu başarısızlığın bir başka göstergesidir. Bahsettiğiniz “yeni orta sınıf” bu açıdan bakıldığında bir taraftan daha önce bilmedikleri bir alana girmenin şaşkınlığını yaşarken öte yandan kültürel sermaye eksikliğinin getirdiği bilmemenin/alışkın olmamanın “yozluğu”nu veya daha hafif bir tabirle zorluğunu yaşamaktadır.