Prof. Dr. Mete Çamdereli: Medya da izleyici de muhafazakârlaşmıyor

Geçtiğimiz ay yayınladığı Medya ve Din kitabıyla dikkatleri din-medya ilişkisine yoğunlaştıran Prof. Dr. Mete Çamdereli, yaygın bilinmesine karşın neredeyse üzerine hiç konuşulmamış olan dinin medyada temsili üzerine medya da izleyici de muhafazakârlaşmıyor diyen Çamdereli, medyatik ikonlardan din öğrenen bir kuşak geldiğini söylüyor.

 

Çok göz önünde olmasına karşın üzerine neredeyse hiç çalışma yapılmamış bir alan medya ve din ilişkisi. Editörlüğünü yaptığınız Medya ve Din kitabının ortaya çıkışıyla başlayalım isterseniz.

Medya ve Din aslında uzun soluklu bir arayışın ürünü olarak ortaya çıktı diyebiliriz. Yaklaşık üç yıl önce Meridyen Derneği’nde ‘Siyer ve Popüler Kültür’ başlıklı bir atölye çalışması yapılmıştı. O toplantıda “Medyada Dinin Popüler Temsili” başlıklı bir sunum yaptım. Bu sunumu hazırlarken medya ve din alanının pek ele alınmamış olduğunu, konuyla ilgili pek çok şey yapılabileceğini, yapılması gereken çok iş olduğunu fark ettim. Daha sonra yakın çalışma arkadadşlarım bu konuya benim kadar ilgi duymaya başladılar. Birlikte iyi bir derleme çıkarabileceğimize aklımız yatınca, Betül Önay Doğan ve Nihal Kocabay Şener ile kolları sıvadık. Tamamen iletişimci yazarlardan oluşan ve doğrudan iletişimci bakışının yansıdığı Medya ve Din böyle ortaya çıktı.

Bütün bu çalışmaların bir platforma ulaştırılmasını da istiyorsunuz…

Evet, gerçekten bir kurumsallaşmaya ihtiyaç var. Bu bir enstitü mü yoksa bir dernek mi bilmiyorum ama kesinlikle medya ve din ile ilgili araştırmaları yürütecek bir kurumsal yapıya ihtiyaç var. Halen görev yaptığım İstanbul Ticaret Üniversitesi konuya hayli sıcak bakıyor. Üniversitemizin desteğiyle önümüzdeki Nisan’da Medya ve Din Sempozyumu’nu yapmak üzere şimdiden hazırlıklara başladık. Ama bir yandan da Medya ve Din 2’nin önümüzdeki şubatta çıkması için de çalışıyoruz. Medya ve Din 2’nin başat izleği dijitalleşme ve din olacak.

medyavedin-kapak

Medyada din, medyanın dini ve dinin medyası… Ana başlıklarımız sanıyorum bunlar. Medya araçlarında yakın zamanlara kadar süregelen dine ve dindarlara yönelen sabit ‘olumsuz’ bakışın nedenleri hakkında bir yere varabiliyor muyuz?

Medyada din derken, dinin medyada görünümü, temsili konusu akla gelmeli. Medyanın dini derken tabii ki bir metafor kullanımı söz konusu; medyanın sistemi, medyanın düzeni anlaşılmalı bu metafordan. Medyatik din ya da sizin ifadenizle dinin medyası ise dinin medyasallaşması, dinin medyadaki konumu, dinin ikincil gerçeklik düzlemindeki kendini ifade biçimi…

Sorunun bir de ikinci kısmı var. ‘Sabit olumsuz bakış’ diye sormak baştan verilmiş yanıt demek. Sorunuzdaki yönlendirme çerçevesinde ‘sabit olumsuz bakış’ı bir ön gerçek olarak önümüze koyuyoruz. Eğer bunun gerçekten öyle olduğunu varsayarsak ki öyle olduğuna ben de katılıyorum, olumsuz’luğa kaynaklık etmiş öncül temsilleri hemen gözlerimizin önünden geçirmeliyiz. Sadece sinematografik temsilleri değil, sadece gazete ve benzerindeki temsilleri değil, medya olarak dikkate alınabilecek karikatüral ürünleri de. Osmanlı döneminin son yıllarında ya da Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında çıkan çeşitli karikatür dergileri olumsuzluk ihsas eden tiplemelerle doludur. Cumhuriyet döneminde olumsuz tip üretmenin, resmi söylemin de teşvikiyle geliştirildiği yine gözlemlerimiz arasında yer alır. Dolayısıyla bugün medyadaki dinin konumuyla ilgili olarak olumsuz bir algı varsa bunu kökensel ürünlerde aramak doğru olur. Bu ürünler ile şekillenen toplumun yeni üreticileri başka ne üreteceklerdi, öğrendiklerinden başka.

SADECE KİŞİLER DEĞİL, MEKÂNLAR VE ZAMAN DA YOK SAYILIYOR

Medya araçlarının hemen tamamının yansıttığı bir fotoğraf var. Bizimkiler dizisinin senaristinin dizinin ‘Türkiye’nin en laik’ dizisi olduğundan bahisle gerekçesini, çünkü o kadar Ramazan geçti ama bizde pidenin p’si bile olmadı, diyerek açıklamıştı. Bu yok sayma biçimi. Bir de olumsuzlama var…

Bu yok sayma biçimi olumsuzlamadan kaynaklı bir yok sayma biçimi. Siz medyanın içeriğini nasıl yönetiyorsanız alımlayıcı da medyaya göre öyle şekilleniyor. Dolayısıyla siz yok sayıyorsanız alımlayıcının da yok saymasını istediğinizi hissettiriyorsunuz ve alımlayıcı da buna böyle alışıyor, demek ki doğrusu buymuş diyor. Hâlbuki doğru olanla doğal olanı birbirinden ayırmak, ayırt etmek gerekir. Doğal olan da doğru olan da böyle olmasa gerektir. Doğru olduğunu üstü kapalı olarak hissettiren içerikler izleyicide ister istemez bir alışkanlık üretir ve onu bu alışkanlıkla sarmalar, yanlışı doğrudan ayıramayacak şekle dönüştürür. İzleyici artık doğru olan budur, dinin ve dinsel olguların televizyonda, gazetede, sinemada, çeşitli mecralarda görünmesi doğru değildir diye düşünür. Bu algının oluşturulması, izleyicide verilen doğruya uyum davranışı geliştirilmesi elbette stratejik çabaların ürünüdür.

Dinin yok sayılmasının meşru görülmesi bu sayede mümkün oluyor o halde.

Elbette. Asıl problem işte bu meşruiyet meselesidir. Uyum davranışı gelişmiş, başka türlüsü düşünülemez olmuştur. Üstelik yok sayılan sadece kişiler değildir; mekânlar da, zaman da yok sayılmıştır; yok sayılmanın ötesinde bir varsayma durumu oluştuğundaysa onlar hep eski, hep arkaik, hep primitif, neredeyse hep kötüdür. Varsayılmak aşağılanmayı getirilebilmiştir yani. Dini imgeleri yok saymamak için uzunca yıllar beklemek zorunda kalınmıştır ama hala yok sayma olgusunun birden varsaymaya dönüştüğünü asla söyleyemeyiz.

Medya üreticilerinin değer-inanç ve kültürünü anlama noktasında yeterli çabayı göstermediğini söylüyor kitap. Medya mensupları din cahili, öğrenmek de istemiyorlar. Genel olarak sanki ‘din’ değil de özel olarak ‘İslam’ konusunda bir hassasiyetleri var.

Medya mensuplarının tümünün dini değerleri hiçe saydığını söylemek bir defa haksızlık olur. Öncelikle bunu belirleyelim ama medya mensupları biraz önce söylemeye çalıştığım alışkanlıkları edinerek büyümüşlerse ve bunu da kendi oluşturdukları içeriklere yansıtıyorlarsa burada medya mensuplarını suçlamanın bir yararı yok. Ancak bunu inatla yapanlar varsa, mesala pidenin p’sini söylemedik sözünde olduğu gibi, o zaman durup biraz düşünmemiz lazım. Israrcı olan medya mensupları var ise onların bu konuda cahil olmadıklarını, bunu bilinçli olarak yaptıklarını söyleyebiliriz. Ancak ortada gerçekten farkında olmadan yapılmış bir şey varsa bunu da mazur görmeliyiz.

Bu sorun din dilini bilen birilerinin istihdam edilmesiyle çözülebilir mi?

Çözümlerden başlıcası olarak düşünmek mümkün. Eğer ortada giderilmesi gereken bir cehalet varsa mutlak suretle bu işi bilenlerin, uzmanların orada istihdam edilmesinin mutlaka bir yararı olur. Son yıllarda bu konudaki bilincin geliştiğini söylemeliyiz. Hatta popülarize olma riski de taşıyan ama popülerize olmayabilen bir takım isimler, toplantı, söyleşi gibi program türlerinde görünebiliyor, gazete sütunlarını işgal edebiliyorlar. Yine de yeterince adım atıldığını söyleyemeyiz ama en azından bir adım atıldığını fark edebiliriz. Buna rağmen bildik eski alışkanlıklar yok mu, yanlışlar ve cehalet yok mu, tabii ki var.

DİNİ PROGRAM YAPMA BASKISI DA RAMAZAN’I YOK SAYMAK DA AYNI ŞEY

Ama bugün de hala bazı medya organları bu ülkede hiç oruç tutulmuyor, ramazan diye bir ay hiç yaşanmıyor gibi davranıyor. Eskiden daha hâkimdi bu. Bunu nasıl anlamalıyız?

Eski ve şimdi karşılaştırması için ciddi bir araştırma yapmak lazım. Sadece gözlemlerimize dayanarak bu konuyu değerlendirmek çok doğru olmayacaktır ama Ramazan’ı yok saymak bugüne özgü bir şey değil. Dini konulara yer veren medya ve yer vermeyen medya diye ayırmaktan çok herkesin bunu vermek zorunda olup olmadığı şeklinde düşünmek gerekir. İnsanların dini yargılardan ve değerlerden uzak kalma hakları var ise ve bu hakları çerçevesinde bir medya anlayışına yönelmişlerse medya da arz-talep dengesi doğrultusunda arz üretiyorsa bunu yadırgamamak gerekir. Herkesin dini yayın ve program yapmasının dayatılmaması gerekir. Ancak gözümüze soka soka “ben dini program yapmıyorum” şeklinde, tamamen toplumsal yaşam biçimini fütursuzca yok sayan bir tutum içine girilmişse konuyu buradan değerlendirmek gerekir. Neden dini yayın yapmıyorsunuz değil, neden dini yayın yapanlara -eğer yapılıyorsa- saygısızlık ediyorsunuz diyebilirsiniz. Yani mesele dini yayın ve program üretmek ya da üretmemek değil. Birinin diğerini hafife alıcı, tahkir edici, hiçleyici, istihzai bir tutum geliştirmesidir.

MEDYA SAYGI GÖSTERSE YETER

İki başlığı var o halde, bilmek ve yönlendirmek. Yani bir medya oluşumu, kurban ibadetinin Hac mevsiminde gerçekleştiğini bilmek zorundadır, ancak onu ‘hayvan hakları’ başlığıyla ilgili ele alma konusunda nerede durabilir? Özgürlük başlığı itibariyle söylüyorum.

Medya mensuplarının cehaleti olgusu ile inatla karşı durma noktası tam da burası. Medyada da buna benzer hatalı kullanımların ortaya çıktığını görebiliriz. Bunda inat değil ama cehalet aramak doğru olur. Bir inattan ya da karşı duruştan da söz edebiliriz. Ama Müslümanların kutsal gördüğü, değer verdiği, dinin bir rükünu olarak idrak ettiği kurban için en azından medyatik bir nezaket beklenir. Medya, ütopik de olsa, “birbirimizin değerlerine saygılı olmalıyız” şiarını içselleştirebilirse o zaman medyanın dini günlerde bu konuları konuşmayacağı, konuşacaksa başkasını incitmeyecek bir ölçü tutturacağı, kendini bir iç denetimden geçireceği günleri görürüz.

Medyada dinin temsili noktasında son yıllarda artan dini televizyon kanallarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dini televizyon kanallarının artması belki bugüne kadar olması gereken ihtiyacın güncel olarak yapılabilir bir alan bulmasından kaynaklanır. Bu ihtiyaç hiç yoktu da bugün mü ortaya çıktı? Hayır, her zaman vardı, bugün yaşam alanı buldu. Dolayısıyla insanlar bu yayın izleme haklarını da bulmuş oluyorlar. Demek ki böyle bir talep var ki bu kadar yayın yapılabiliyor diye çok sıradan bir yaklaşım içine girebiliriz. Şunu söylemek lazım ki konu ihtisas yayıncılığına doğru gitmeye başladı. Biz meseleyi aslında dini yayınların fazlalaşmasından çok içeriğinin gelişmesi, değişmesi ve onların hangi mecralarda ne şekilde yayınlandığına bakarak değerlendirmeliyiz. Bir kalite artışından söz etmek mümkün… Dini yayın derken bunlar sabahtan akşama kadar dini yayın yapmıyorlar, müzik yayını, eğlence yayını da yapıyorlar. Sabahtan akşama dini yayın yapmak medyanın ruhuna ters.

GELENEKSEL ÖĞRENME YÖNTEMLERİNİ YİTİRİYORUZ

Medyadaki ‘din’ gerçekten önemli mi? İnsanların din algısını belirleyici kuvveti var mı?

Medyadaki din gerçekten önemli. Medyadaki din, din dışı olarak baktığımızda da, bizzat dinin içinden baktığımızda da önemli. Din dışı olarak bakıyorsanız yine medyadaki din, gereksizliği noktasında önemli. Tüm bunların dışında asıl önemli olan gerçek din dediğimiz olgu, artık örneğin televizyondaysa onun gerçeklik düzlemi değişmiş demektir. Biz dini şu anda televizyondan öğrenmek durumunda kalıyorsak, dijital ortamlar ile eğitiliyorsak ve geleneksel öğrenme biçimlerini yitirmişsek ya da yitiriyor haldeysek din de dini öğrenme sorunu da başkalaşmış demektir.

Medyadaki dini içeriklerin tümünü elimizin tersiyle itemeyiz ama medyatik içeriklerin doğal öğrenme biçimlerini dönüştürdüğünü de görmezden gelemeyiz.  Bugün medyatik ikonlar vasıtasıyla seslenilen kitleler, gerçek bir kişiden beslenen kitlelerden farklı şekillenecektir. Bunun nesi sakıncalı denebilir? Sakıncalı olan taraf sahih bir gelenek varsa onun yitirilmesidir ve onun yerine yepyeni bir medyatik geleneğin oluşturulmasıdır. Yeni bir geleneğin oluşturulmasında gerçek din “kaybedilmiştir” demek çok iddialıdır ama yeniden inşa edildiğini söylemek daha kurtarıcıdır. Ama açıktır ki, bugünün ya da yarının dindarları mutlak suretle mecranın şekillendirdiği müminler olarak karşımıza çıkacaktır.

MEDYA DA İZLERKİTLE DE MUHAFAZAKÂRLAŞMIYOR

Özellikle son on yılda medyanın muhafazakârlaştığını söyleyenler var? Siz de böyle bir okuma yapıyor musunuz?

Medya muhafazakarlaşmaz, ancak medyanın içeriği muhafazakarlaşır ya da muhafazakarlaşabilir. Medya hiçbir şekilde kendinden taviz vermez. Evet dini yayınlarda bir artış vardır ama bunların izlenmesi noktasında değerlendirirsek 1974 yılında Kıbrıs Barış Harekatı’ndaki ilk mevlit yayınındaki coşku ve heyecanı bugün bulamayabiliriz. İçerikler muhafazakarlaşsa bile -ki ben pek katılmıyorum bu yargıya- izlerkitlenin paralel biçimde muhafazakarlaşmadığını izleme davranışlarından anlayabiliriz. Dizilerin seyredilmesi ile dini programların seyredilmesi kıyaslanırsa, medyanın muhafazakarlaşması ile izlerkitlenin muhafazakarlaşması meselesi daha iyi anlaşılacaktır.

Geçmiş yıllara göre ufak bir kesim dışında gazete ve televizyonlarda din veya dindarlar daha müspet ele alınırken karikatür dergilerinde dindarlar hala kaba ve çirkin resmediliyor. Az önce belirttiniz Osmanlı’dan bu yana böyle… Bunu neye bağlıyorsunuz?

Bir alışkınlaştırma eğitiminden geçmiş bir toplum olarak bunun kolay atılamayacağını söylemek mümkün. Bir ezan sesinin duyulmadığı filmlerde kara cübbeli ve hep hainlik peşinde koşan imam tiplemesini düşünecek olursak yıllar yılı bu alışkanlıklara sahip olmuş, bu alışkanlıklara uyum davranışı göstermiş, bunlarla eğitimini tamamlamış bir dizi karikatür üreticisi bu alışkanlıklarını güncel geçerliliği olduğu sürece sürdürecektir. Bir karitatürist yetişirken dindar tiplemesini doğrudan karaçarşaflı ve çember sakallı tekil bir tipe indirgeyerek öğrenmişse ve bu tipi hayatı boyunca hiç sorgulamamışsa bunu sürdürecektir. Bu algının değişmesi için çok zamana ihtiyaç var.