Prof. Dr. Orhan Okay: Necip Fazıl, Mükemmel Ses ve İmajın Peşindeydi

Prof. Dr. Orhan Okay, ‘Necip Fazıl Kısakürek Sıcak Yarada Kezzap’ kitabıyla Üstad’ın yayıncılık portresi ve sanata bakış açısını ele alıyor. Necip Fazıl şiirini üç merkez şiir üzerinden açan Okay’a göre Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’su, farklı çizgilerdeki pek çok devlet adamının yetişmesini sağlamıştı. Okay Hoca, ayrıca bir Necip Fazıl bibliyografyasının çıkarılması gerektiğini söylüyor.

 

Son yüzyılda belki üzerine en çok konuşulan, en çok yazılan isimlerden biri Necip Fazıl. Ancak eserlerinin eksiksiz bir bibliyografisinin yapılmadığını biliyoruz. Bunu nasıl okumak gerekiyor?

Bugüne kadar böyle bir çalışmanın yapılmayışı tuhaftır. Üniversitelerimizde son yıllarda yapılan yüksek lisans tezlerinde yeni ve eski harfli pek çok dergi taranıyor, bazı yazarların tam bibliyografyası çıkarılıyor. Necip Fazıl hakkında da böyle bir çalışmanın yapılmış olması gerekirdi. Tabii bunun bir takım zorlukları var. Kullandığı pek çok takma adla yazdıkları, bir de imzasız yazıları var. Bunlar eldeki verilere göre aşılabilir. Fakat bir de Necip Fazıl’ın yazma ve yayımlama tarzından kaynaklanan zorluklar var. Yıllar boyunca yazılarını çok tekrarlıyor. Bu tekrarları bazen aynen, bazen değiştirerek, bazen birbirinden paragraflar, cümleler aktararak yapıyor. Çöle İnen Nur gibi, İdeolocya Örgüsü gibi uzun tefrikalarda da her defasında yeniden ve farklı bahisler ve değişmeler oluyor. Bunların kitap haline gelmesinde de öyle. İyi bir bibliyografyada bütün bunların belirtilmesi gerekir. Demek ki böyle bir bibliyografya sadece yazı adlarıyla taramayı değil o yazıları okumayı da gerektiriyor. Bu çalışma tamamlanmalıdır ki araştırmacı aynı zamanda değişmelerin sebepleri üzerinde düşünsün ve yorum yapsın.

indir

BÜYÜK DOĞU’NUN NESİLLER ÜZERİNDE ETKİSİ VAR

Yalnızca bir şair değil, hikâyeci, tiyatrocu, romancı… Türk şiirine dahli kadar, Türk basın-yayın hayatına, Türk siyasetine de etki etmiş biri Necip Fazıl. Bu yönüyle araştırmacılar için zor bir isim.

Tabii. Onun değişik okuyucu ve sempatizan kitlelerdeki farklı etkilerini dikkate almak gerekir. Meselâ anma günlerinde genel olarak dinî tarafı ve heyecan şiirleri ön plana çıkıyor. Akademik çalışmalarda sanatkâr yönü değerlendiriyor. Bu arada meselâ bir Büyük Doğu var. Dergisiyle, derneğiyle, yurt içi gezileri ve konferanslarıyla. Özellikle 1945’ten sonra yetişen nesiller üzerinde yakın tarihimiz ve Türk siyasi hayatı konusunda Büyük Doğu hareketinin önemli etkileri var. Necip Fazıl zaman zaman bazı partilere ve devlet adamlarına sempati göstermiş ama bunlardan ayrı bir Büyük Doğu siyasi hareketi var. 1950’li yıllardan sonra genel olarak sağ partiler diyebileceğimiz fakat temelde, dünya görüşünde oldukça farklı çizgilerdeki kuruluşlarda rol alan ve önemli mevkilere gelen pek çok devlet adamımız onun mektebinden yetişmiş sayılır. Bu konular farklı alanlarda çalışmaları gerektiriyor.

ÜÇ ŞİİR, ÜÇ KIRILMA

Necip Fazıl’ı üç kırılma şiiri üzerinden ele alıyorsunuz. Kaldırımlar, Çile ve Sakarya Destanı. Çok kısaca ifade edilebilirse bu tasnifin hareket sahasını öğrenmek isteriz.

Necip Fazıl’ın şiirleri ve şairliği bahsinde sizin dediğiniz gibi birer kırılma noktaları ararken her alanda, özellikle sanat eserleri gibi soyut alanlarda tasnif denilen şeyin itibarî ve biraz da sübjektif olduğunu unutmuyorum. O üç şiiri nirengi noktası olarak alırken bunların mutlak olmadığını, bir takım şiirlerin bu tasnifin dışına çıkarak öteki kategorilere girebileceği göz önünde tutulmalıdır. Yani kesin birer kırılma değil, birinden diğerine kaymalar var.  Ben burada Necip Fazıl’ın şiirlerinin genel olarak tematik yönünü ölçü olarak aldım. Bu hususta da en çarpıcı şiirlerini, belki gerek tenkitçileri gerekse genel okuyucu kitlesi için en çok itibar görmüş şiirlerini seçtim. Buna göre şairliğinde onar yıllık fasıllarda birinci önemli hamle “Kaldırımlar” oldu: 1928. Bu dönemde yazdıkları yalnızlık, aşk ve tabiat temalarıyla ferdiyetçi bir şiirdir. Bana göre de poetik değeri en yüksek şiirlerdir. İkinci dönem 1938’de “Çile” ile yine “ben” merkezlidir, fakat ferdiyetçi değil bütün kâinatın ve insanlığın yükünü omuzlamış bir “ben” vardır. 1948 tarihli “Sakarya Destanı” ve etrafındakiler ise biraz daha somut meseleleriyle topluma dönük ve çok defa heyecan yüklü, hamasî tarafı ağır basan şiirlerdir.

Yayınlanmış şiirlerine geri dönen ve değişiklik yapan bir şair Necip Fazıl. Bu kolay değişikliği nasıl anlamalıyız? Ruhundaki gel-gitler mi?

Necip Fazıl’ın şiirleri üzerinde ben bu bahis üzerinde epeyce durdum. Hatta tamamen bu konuda bir de yüksek lisans tezi yaptırdım. Ruhundaki gel-git’lerden zannediyorum dünya görüşündeki değişmeleri kastediyorsunuz. Yani kabaca ideolojik müdahale. Bunun büyük bir kısmı estetik, poetik endişeden kaynaklanıyor. Daha mükemmel bir ses ve imaj aramak. Dinî sebeplerden değiştirdikleri hatta tamamen çıkardıkları da var ama bunların sayısı daha az. Başta konuştuğumuz bibiliyografyadaki eksiklik gibi hatta ondan daha da önemli olanı bence bütün şiirlerinin bu değişmeler gösterilerek yeniden yayımlanmasıdır.

Necip.Fazil_.Kisakurek

ZAAFI, SANATKÂRLIĞININ KAYNAĞIYDI

Psikolojik bir okuma yapma gayretiyle değil ama Necip Fazıl, sanki bütün beğeni ve hüsnü kabullerini Abdülhakim Efendi’nin şahsında bitirmiş gibi. Sevdiği, saygı duyduğu belki hayret ettiği kimse ve hiçbir şey yok kendisinin ve şeyhinin dışında. Ne dersiniz?

Bu meseleye de yine önceki konudan girelim. İlk şiirlerinin dergilerdeki yayınlarında ve ilk üç şiir kitabında çeşitli dostlarına ithaf ettiği 19 şiiri var. Şiirlerini Sonsuzluk Kervanı’nda ve daha sonra Çile’de toplamasından itibaren bu ithafların hepsi kalkar. Bu, dostlarıyla köprüleri atması demektir. Kimseye borçlu kalmak istemiyor. Hatıraları olan “O ve Ben” ve “Babıali” kitaplarında, dediğiniz gibi, Abdülhakim Efendi’nin dışında olumlu kıymet hükmü taşıyan kimse yoktur. Nadiren bazılarında bir cevherden bahsettiği olur ama arkasından hemen onu sıfıra indiren bir değer yargısı gelir. Bunu psikolojik olarak okuma gayretinden kaçamayız. Bence Ayhan Songar’ın teşhisiyle bu bir ego hipertrofisidir. Bu durum etik açıdan onun zaafını teşkil ettiği kadar sanatkârlığının da enerji kaynağı olmuştur.

Cemil Meriç’in benzer şekilde ifade ettiği üzere Üstad’ın baskın ‘batılı’ özelliklere sahip olduğunu biliyoruz. Bu nereye kadar doğru?

Bunu ben çok tabii bulurum. Eğer adını Batılılaşma koymaktan çekiniyorsak, Batı’yı tanımak ve anlamak ve oradan alabileceğimiz almak diyelim, iki yüzyıldan beri bunun içindeyiz. Doğu’yu reddetmek başka, Doğulu olarak Batı’yı tanımak başka şey. Bakın Cemil Meriç dediniz, ondan başlayarak Hilmi Ziya, Peyami Safa, Nurettin Topçu, Mümtaz Turhan, Ziyaettin Fahri, Yahya Kemal, Tanpınar hatta Mehmed Akif… bunların hepsi Batılılaşma döneminin, Batı’yı tanımış, onu şöyle veya böyle benimsemiş fakat hepsi de sağ kesimin, muhafazakâr kesimin önemli isimleri arasına girmiştir. Bu bakımdan Necip Fazıl’ın, kendisi bu konuda ne demiş olursa olsun, düşüncesinin kaynaklarında Batı’nın bulunması tabiidir.

Necip Fazıl’ın şiirlerinde müziğin varlığına ilişkin epey notlar aktarıyorsunuz. Necip Fazıl şiirinde Türk müziğinin olmayışı yahut plakta okuduğu şiirlere fon olarak klasik Batı müziğinin önemli eserlerini koyması…

Bu meseleyi öncekinden ayıramayız. Yukarıda adlarını saydıklarımın çoğu da Batı müziğini benimsemişlerdir. Bunlardan bazıları Türk müziğini de takdir etmiş, bir kısmı ise ilgi göstermemiştir. Necip Fazıl bu ikinci gruba girer. Benim yakından tanıdığım hocam Nurettin Topçu da öyleydi. Bence müzik konusunda Tanpınar daha dengeli bir terkiptir. Ruhun her sanattan daha güzel ifadesi olan müzikte güzelliğin dışında bir ölçü aranmamalıdır.

ŞİİR ALLAH’I ARAR

Necip Fazıl, sert üsluplu kavgacı biri olarak görülüyor bugün. Yaptığı her işi ideolojisini merkeze alarak yapıyordu ancak şiiri güdümlü bir sanat değildi. Bütünüyle mücadelenin içinde geçmiş yaşamında bunu gerçekten ayırabildi mi? Ayırabildiyse nasıl başardı?

Necip Fazıl daha şairliğinin başlangıcında “sanatı üzerinde düşünen şair” felsefesini benimsemiştir. Bu düşünce onu mutlak sanat, yani sanat için sanat arayışına götürmüştür. Konu, tema ne olursa olsun, kadın, aşk, tabiat, hamaset, din, toplum vb. şiir endişesi hep ön plandadır. “Poetika”sında, şiir mutlak hakikati arar, der. Hakikat bilime ait bir kavram olduğundan sanattan, dolayısıyla şiir estetiğinden uzaklaşmış gibi görünür. Ancak kullandığı terim “Mutlak hakikat”tir. Daha sonra “Mutlak hakikat Allah’tır, der, ister inansın, ister inanmasın şiir Allah’ı arar”. Burada şiir yerine sanat kavramını da kullanabiliriz. Mutlak olunca bilimin dışına çıkar ve felsefeye yaklaşır. İdeolojik manada demiyorum, fakat mistik bir poetika anlayışı onun mücadele hayatıyla beraber yürüyen şiirini güdümlü bir sanat olmaktan korumuştur.

Daha önce ‘Necip Fazıl Kendi Sesinin Yankısı’nı yayınlamış ve Üstad’ın eserleri içinden Üstad’ın fikriyatını da içeren portresini çıkarmıştınız. ‘Sıcak Yarada Kezzap’ ise Üstad’ın yayıncılık portresi ve sanata bakışını ele alıyor. Öncesinde bir monografi de yayınlamıştınız. Gelecek dördüncü bir müstakil çalışmadan söz edebilir miyiz? Belki Üstad’ın çağdaşlarıyla teması…

“Sıcak Yarada Kezzap” öncekilerin yeni bir terkibi ve yeni yazıların, bu arada yapılmış mülakatların da ilâvesiyle oluştu. Bunun dışında Necip Fazıl hakkında artık başka bir çalışmamın olacağını zannetmiyorum.