Şeyh Tosun Bayrak: İnsan Yaşlandıkça Hareket Arzusu Artıyor

70’li yıllarda Amerika’da yaptığı happeningleri, daha sonra shock art adı verilen anarşist sanatsal itirazları ve et kullanarak yaptığı heykellerle Amerika’da ‘Lanetli Türk’ diye anılan Cerrahi Şeyhi Tosun Baba, otuz yıl verdiği aranın ardından yeniden resme geri döndü ve Türkiye’deki ilk kişisel sergisini açtı. Şeyh Tosun Bayrak; ‘Fiziki hareket kısıtlandıkça, iç hareket artıyor’ diyor.

 

1926 İstanbul’unda başlayan sıra dışı yaşamı Robert Koleji’nde biyoloji, Paris’te sanat, California’da mimari, Londra’da sanat tarihi eğitimleriyle sürmüş, güreşçi, tüccar, ressam, şok sanatçısı, akademisyen ve dervişlikle taçlanmış fırtınalı bir hayatın sahibi Tosun Bayraktaroğlu. Amerika’da Cerrahi-Halveti yolunun şeyhi, tekkedeki adıyla Şeyh Tosun Baba. 60’lı yılların Paris’inde sanata evrilen yolculuğu, 1972’de şeyhi Muzaffer Özak’a intisap ettikten sonra bütünüyle tasavvufa ve İslam’a yönelmiş. 30 yılın ardından iki yıl önce tekrar resme başlayan Şeyh Tosun Baba, Türkiye’deki ilk kişisel sergisini açtı. Tosun Baba’yla  sanatını ve dünya yolculuğunu konuştuk.

 

Sanat ve sanat tarihi profesörüsünüz. ABD’de çok sayıda sanatsal aktivite içinde bulundunuz. Bunlar arasında siyasi ve toplumsal tartışmalara yol açan happeningler de vardı. Sonra 70’li yıllarda merhum şeyhiniz Muzaffer Ozak’la tanıştınız ve sanat faaliyetlerini bırakıp İslam’a ve sufiliğe yöneldiniz. En azından görünürde bu böyleydi. O yıllarda İslam ve sanatın yan yana yürümesi ile ilgili neler düşünüyorsunuz?

Ben efendimle 1968’de Konya’ya gittiğimde, Allah rahmet eylesin Münevver Ayaşlı Hanım vesilesiyle tanıştım. Efendime biat ettiğim tarih 1972’dir. Biz aslında daimi bir araştırma halinde idik, kaynağın neresi olduğunu bulmaya çalışıyorduk. Zenginlik gördük, dünyayı gördük, farklı şeyler gördük ve aşağı yukarı genç sayılabilecek yaşımızda bunlardan bıkmış vaziyetteydik. Daha bir manalı hayat tarzı arıyorduk. Ve Allah razı olsun rahmetli efendimin vasıtasıyla Allah Teâlâ bize bunu bahşetti. Siyaset meselesine gelince, şunu söylemeliyim; aslında benim siyasi faaliyetim yoktur. Tarikatta bize yasaktır zaten, “ben şuna rey veriyorum sen de şuna ver” diyemeyiz kimseye.

Aslında siyaset derken Vietnam Savaşı’ndaki gayretlerinizi kastetmiştim…

Anladım, oraya geliyorum. Binaenaleyh bu siyaset değil daha ziyade içtimai bir hadisedir. Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem ‘Bir zulüm gördüğün zaman’ diyor bir Hadis-i Şerif’te, ‘Onu elinle telafi et, edemezsen dilinle telafi et, onu da yapamazsan kalbinle telafi et, gözyaşı dök Allah Teâlâ’ya yalvar ki o zulüm izale olsun.’ Benim Allah lütfuyla içtimai faaliyetim, zulüm görmüş kimselere ya elimizle o zulmü kaldırmak ya da dilimizle o zulmü kaldırmak şeklinde oldu. Duaya lüzum kalmadı elhamdülillah. Biz de dâhil bütün insanlar, Amerika’yı olduğu gibi bilmeyiz. Amerika, demokrasi kisvesi altında yüzde doksan dokuz nüfusun yüzde bire çalıştığı bir memlekettir. Bana ‘Amerikan aleyhtarı’ derler böyle konuşuyorum diye. Ne derlerse desinler. Bu kapitalizm denen şeyin Amerika’daki uygulanan hali budur ve bu beni rahatsız eder, ben de buna dilimle müdahale ederim. O sanatsal aktiviteler de budur aslında.

İYİ OLAN, SANA VE BAŞKASINA FAYDASI OLANDIR

1972’de merhum şeyhinize intisap ettiğinizde sanatsal faaliyetleri, göründüğü kadarıyla, bir kenara bırakıp tasavvufa ve İslam’a yöneldiniz… O tarihlerdeki düşünceleriniz bu sanatsal faaliyetlerle dervişliğin, Müslümanlığın aynı kapta olamayacağı üzerine miydi? O terk ve yöneliş nedir?

Bakın bizim ‘İslamiyet’i anlayışımız da bütünüyle doğru değildir’ diyebiliriz. Bir Alman kızı gelmişti merhum efendimin yanına yıllar evvel. Efendim o Alman kızına demişti ki; ‘Bizim için meseleler gayet açıktır. Allah Teâlâ bize iki mihenk taşı vermiştir, bir işi yapacağın zaman yahut düşüneceğin zaman yahut söyleyeceğin zaman, o işi o mihenk taşlarına vurursun ve o işlerin iyi mi yoksa kötü mü olduğunu tespit edersin. “O mihenk taşları nelerdir?” dedi kız. Efendim de; Allah’ın ayetleri ve Peygamber Efendimiz’in hadisleri dedi tabi. Bunun üzerine Alman kız da dedi ki ‘Ama benim bunları ayrıntısıyla öğrenmemin imkânı yok.’ Efendim de o halde sen kendi Kur’an’ını oku dedi. Kendi Kur’an’ını oku dediği, kalbine, vicdanına sor yani. Ancak kız meselelerden haberdar, bunun üzerine efendime ‘Benim kalbimle aramda bir düşman var’ dedi. Efendim de ‘Bir şeyi düşündüğün zaman yahut yapacağın zaman yahut söyleyeceğin zaman kendine sor, bu iş senin için iyi midir? İyidir. Senin için iyidir ama başkaları için iyi midir? Evet iyidir. O zaman yap. Senin için iyidir ama başkaları için iyi değildir, o zaman yapma.

Mesele budur yani…

Evet, ama devamı da var. Asıl olan devamında. Ama dedi efendim, Allah Teâlâ’nın en sevdiği şey de şudur, bir şey var ki senin için çok çok kötüdür. Fakat büyük bir zümre için çok iyi. İşte o işi yaparsan Allah’ın en sevdiği iş odur. Efendimin bu sözleri benim için harita oldu hayatımda. Ve ben bunu yapmaya çalışarak sulh ve sükûn buldum. Şimdi bu işin içinde sanat yapmak var. Yaptığın işin sana da fakat daha ziyade başkalarına da faydası olsun.

KİBRİ HİSSETTİĞİM İÇİN SANATI BIRAKTIM

Biliyorsunuz Yusuf İslam da Müslüman olduktan sonra müziği bütünüyle bırakmıştı. Aradan çok uzun yıllar geçtikten sonra tekrar müziğe döndü, albüm çıkardı… Sizin de hayatınıza baktığımız zaman karma sergileriniz var çok önceki tarihlerde, arada bir İslam’a yöneliş var, bırakıyorsunuz ve aradan uzun yıllar geçtikten sonra şimdi yeni bir sergiyle buradasınız…

1960 sonlarında eğer ben resme devam etseydim, şimdi dünyanın en meşhur ressamlarından biri olmuştum herhalde. Bırakma nedenimi biliyorsunuz kitapta yazmıştım. Allah o kızdan razı olsun, Roma’da bir arkadaşım beni resim talebesi bir kızla tanıştırdı. Ama kız, ‘ben sana hayran sen cama tırman’ tadında… Güzel de bir kızdı üstelik… O kız beni hayranlıkla överken bir de baktım ki eyvah, göğsümdeki kibir çıktı çıktı göklere erişti. Dedim yandık. O zaman anladım bunu ki bu sanatın kötü tarafıdır, arkadaşlarımda da gördüm bunu. Nefs-i emmarenin havyarı, bonfilesi bu. Pisten bir resim yapıyorsun, herkes gelip övgüler yağdırıyor. O yüzden bıraktım. Sonra Yahşi Bey geldi, Amerika’da beni buldu; ‘Aman Tosun Bey sen iyi bir ressamsın bırakma, yeniden resim yap, sergi açalım’ dedi. Ben de, iyi yapalım bakalım neler çıkacak diye oturup yaptım. Renkli menkli gayet eğlenceli şeyler çıktı. Resim yapmaya Karagöz-Hacivat resminden başladım. Yani ilham Karagöz-Hacivat’tan…

YAŞLANTIKÇA İÇİMDEKİ HAREKET RESİMLERDE ORTAYA ÇIKIYOR

Sergiyi gezince direkt görülen ilk şey, çok canlı, çok hareketli renkler… Doğrudan dünyaya ilişkin, dünya baskın bir şey var burada…

İnsan yaşlandıkça, hareket azalıyor. Hâlbuki hayatın açıklığı, manası harekettir. Hareketin olmadığı şey, ölüme doğrudur. Yaşa bağlı olarak kendi vücudumdaki hareket azaldıkça işte o resme çıkıyor. İşte futbol oynayanlar, koşanlar, güreşenler… Zaten renk de aynı zamanda bir hareket elemanıdır. Kasten yaptığım bir şey değil, öyle çıktı.

Fiziki hareketin daralması, içinizdeki geniş hareketi resme yansıttı o halde… Toplamda kırk küsur eser var burada, gençliğinizde yaptıklarınız da var mı burada?

Hayır, son iki yılda çıkan eserler bunlar. 1960’larda yaptığım resimlerle buradakilerin hiçbir yakınlığı yok mesela.

Eski resimlerinizde gençliğinizdeki o aktivist sanatçılığınızın izleri vardı değil mi?

Benim zamanımda benim yaptığım gibi yapanlar yoktu. Sonra mesela ben heykel de yaptım, etten heykeller yaptım, acayip şeylerdi onlar. O zamanlar yoktu, sonra sonra ortaya çıktı.

BENİ EN ÇOK ETKİLEYEN RESSAM RAOUL DUFY OLDU

Eski eserlerinizle son iki yılda yaptıklarınızı yan yana koyduğumuzda neler söylersiniz?

Bence eski resimlerim daha manalı. Yeni resimlerimde rahatlık ve eğlence görülüyor. Eski resimlerimde mana yoğunluğu daha fazla idi, karanlık. Ben Amerikan tebası olduğumun ertesi günü ağlayarak yaptığım resim vardır mesela… Karanlıktır o. Elalem seviniyordu, Amerikan vatandaşı oldu diye, ben bir haftada çökmüştüm.

Sırf resim sanatı için Paris’e gittiniz. Dönemin Paris’inin sanat ortamı epey hareketli imiş. Bedri Rahmi’den, Fikret Mualla’ya, Abidin Dino’dan, Avni Arbaş’a birçok Türk ressam. Hepsiyle irtibat içindeydiniz. Hem bizden hem dünyadan söyleyecek olursanız, sizin ressamlarınız kimler?

Gençliğimde yani Paris’te 1950’lerde iken Raoul diye büyük bir ressam vardı, onun resmini çok severdim. Bütün ressamları severim ama bana tesir etmiş olan Raoul Dufy’dir. Ama resimlerimde o tesiri göremezsiniz.

Sanat tarihi, resim, mimarlık, edebiyat bildiğimiz hatta ürün verdiğiniz sahalar. Böylesine çok yönlü bir sanatçı olarak müzikle rabıtanız üzerine pek bilgimiz yok?

Müzikle rabıtam, sadece tarikatta olmuştur. İlahilerle, kasidelerle ve saire. Ondan evvel musikiden anlamam, nota bilmem. Caz bile sevmem.

BANA ‘LANETLİ TÜRK’ DİYORLARDI

Efsane bir rivayeti de belki sizden doğrusunu öğrenebiliriz diye sormak istiyorum. Uzun yıllardır Amerika’da bulunuyorsunuz. Vietnam Savaşı sırasında savaş aleyhtarı gösterilerde protesto için askeri araçların arkasına morglardan aldığınız kadavraları astığınız için tutuklandığınız söyleniyordu. Nedir o hikâye?

O sıralarda yaptığım birçok şey efsaneleşti, ilaveler oldu. Mesela yaptığım şeyler arasında domuzları kullanırdım, domuzları yağlar sokağa bırakırdım, yakalayamazlardı. O zamanlar, bizde İstiklal Caddesi gibi bir yerde, gayet burjuva hanımlar bir domuz görmüşler,  ‘Herhalde bu lanetli Türk’ün işlerinden biridir’ falan demişler. Hâlbuki o sefer benim alakam yoktu o işle. Benzer çok işler yaptık ama gerçek kadavra kullanmadık.

Amerika’da sizi o tarihlerde böyle mi tanımlıyorlardı; Lanetli Türk?

Evet, o yaptığımız sanat faaliyetleri dolayısıyla rahatsız ediyorduk tabi onları.

Son happening (hepinig) girişimlerinizden biri de ‘Bir arabanın ölümü’ idi. Hikâyesini de anlatmıştınız.

Riverside Müzesindeki sergim, müzenin önündeki parka taştı. Orada bir otomobili sanki direğe çarpmış bükülmüş, eğilmiş gibi yapmıştık. Ve içine sakatatlar, hayvan bağırsakları falan koymuştuk… Çok geniş hikâyesi vardır bunun.

İnsanlığın bugün karşılaştığı meselelerle ilgili benzer sanatları sürdüren yardımcı olduğunuz etrafınızda bir genç grubu var mı?

Tarikata girdikten sonra etrafımızdaki gençlerle ilgili de pek öyle şeyler yapmadık.

Peki, Amerika’nın 2001’deki Irak işgali sırasında tavrınız ne oldu orada?

Ona karşı tavrımız Obama’ya rey vererek yansıdı. O kadar. Ona da pişman oldum sonr. Çünkü Amerika’da bir şey değişmez. Efendimin bir lafı vardı, Allah rahmet eylesin, “Onlar, Hz. Ömer gelse değişmez” derdi.

Amerika’daki tekke nasıl? Faaliyetleri…

Evladım Amerika’daki tekke Allah’a şükürler olsun pırıl pırıl. Çoğu Hristiyanlıktan ve Yahudilikten gelen kimseler ve pırıl pırıl insanlar. Ben dua ederken Allah’a “Onların yüzü suyu hürmetine beni affet” diyorum. Birisinin evi incinse herkesin evi inciniyor. Birisinin annesi öldü herkes işini gücünü bırakıp koştu. Müslümanlık bu demek zaten…

Bu değişim bahsi üzerinden Türkiye’yi sormak isterim. Amerika’da yaşıyorsunuz ancak her yıl Türkiye’ye geliyorsunuz. Türkiye’yi nasıl görüyorsunuz?

Türkiye’ye bayılıyoruz azizim. Erdoğan’dan, Allah razı olsun. Yani ondan evvel gelen hükümetlerin seksen senede yaptığının belki seksen misli fazlasını yaptı. Siz dışarıdan bakamadığınız için dışarıda neler olduğunu bilmiyorsunuz. Memleket on yılda, çok acayip değişti. Ben hakikaten bu adamı tenkit edenlerden utanıyorum. Şu İstanbul’un her tarafındaki laleleri bile eleştiriyorlar. Türk’ü memnun etmek zordur, derler ya o işte.  Bakın sittin senedir dışarıdayım ben, eskiden Türkiye’nin adı geçmezdi hiçbir yerde. Şimdi NY Times’ın birinci sayfasından inmiyor…

Normalde birkaç kişinin ömrüyle ancak yaşanabilecek denli farklı ve geniş bir hayat yaşamışsınız. Güreş, sanat, akademi, ticaret, dervişlik ve daha birçok şey. Ayrım belki pek mümkün olmaz ancak bugünden geriye ayırabilseydiniz sadece şunu yapmak isterdim diyebileceğiniz bir şey var mı?

Buna müteşekkiriz. Hiçbir şeyi ben yapmadım. Bütün o kitapta okuduklarınızı bana yaptırdılar.  Resimlerimi bile ben yapmadım. Pek çok kitap tercüme ettik fakat sonra okuyorum “Allah Allah bunları kim yazdı” diyorum. Hepimiz muhakkak ki bir vazife ile yollandık. Allah bize öyle nimetler verdi ki biz onun belki de milyonda birini kullanıyoruz. Cehennemde olanlar burada da cehennemde, cennette olanlar burada da cennette. Allah bize ne yapmamız ne yapmamamız gerektiğini Kur’an’da söylüyor.

İNSAN OLMAK İÇİN DE MEKTEBE GİTMEK ŞART

Dervişlik hırkasını giymenizle, şeyhlik postuna oturmanız arasında çok kısa bir süre var… Siz de şaşırdınız mı buna?

Elbette. Kendi içimde de sordum. Bir gün efendime ‘Ben hafız değilim, hadis âlimi de değilim beni nasıl şeyh yaptınız?’ dedim. Bana kızdı ve şöyle dedi; “Sen hayatta ne varsa gördün. Parayı, içkiyi, kadınını gördün. Şimdi onlardan hiçbirini istemezsin. Benim için bu kâfi” dedi. Söylediği de doğruydu. Çamurdan çıkmanın da bir iyi tarafı vardır. Şeyh olmanın mesuliyeti çok… Binlerce kişinin dünyevi ve uhrevi meselesi sizin elinizde oluyor. Gururdan bahsediyoruz ya bakın şeyh gururu da vardır. Binlerce mürit etrafınızda pervane oluyor. İnsanın kibrini okşar. Bir defa onu terk etmek lazım…

Bu yaşınıza kadar yaşadığınız ömür ve tekke hayatınızdan yola çıkarak son söz olarak ne söylersiniz?

Doktor veya mühendis olmak için mektebe gidiyoruz. İnsan olmak için de mektebe gitmek gerekiyor. İslamiyet, insaniyet. Biri bana ‘İslamiyet nedir?’ diye sorduğunda ‘Allah’ın istediği gibi insan olmaktır, insan-ı kâmil olmaktır’ diyorum. Bunun için mektebe gidip iyi bir hoca bulmak lazım. Müslüman doğduk, beş vakit namaz kılıyoruz. Sanıyoruz ki bu başımızı eğip kaldırmakla bitiyor iş. Ne söylediğimizi bilmeden konuşuyoruz. İslamiyet beş vakit namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermekle sınırlı zannediliyor. İslamiyet her şeyde var. Daimi suretle tefekkür etmek lazım. Ne yaptığımızı bilmemiz lazım. Yemek yerken tadına varmak gerekiyor. Bunu öğrenmek için de mektebe gitmek gerekiyor. Tavsiyem, arayıp bulmak…

 

Fotoğraf: Sedat Özkömeç