Osman Akkuşak: Tevfik İleri olmasaydı okuldan kovulacaktım

Yokuşunu Yahya Kemallerin, Peyami Safaların, Tanpınar ve Dıranasların tırmandığı günlerin Bab-ı Ali’sinin son kıdemlilerinden Osman Akkuşak, yazı macerasında 63 yılı geride bıraktı. Osman Akkuşak’la birlikte Bab-ı Ali’ye ve kültür tarihimize bir zaman yolculuğu gerçekleştirdik. Akkuşak, Üstad Necip Fazıl’a gönderdiği ‘hayırlı olsun’ mektubundan sonra başına gelenleri de anlattı.

 

Bugün üniversite çağlarındaki nesil belki pek bilmez Osman Akkuşak’ı, özellikle edebiyat bölümü öğrencileri adına aşina değildir belki ama derslerde dönüp dönüp işledikleri o büyük edebiyatçıların pek çoğuyla yakın tanışıklığı olan, önemli kısmıyla mesai harcamış bir isim Osman Akkuşak. Son yarım yüzyılın tamamına neredeyse saniye saniye şahitlik ettiğini, oturup konuştuğunuzda anlıyorsunuz.

Osman Akkuşak’la bir gün boyunca Bab-ı Ali’yi birlikte dolaştık. Hakkı Tarıs Us’un Vakit’ine ev sahipliği yapan Hoşağa’sından, Halil Lütfü’nün Tan gazetesine ev sahipliği yapan Dördüncü’ye kadar matbuat âleminin bütün önemli isimlerinin duraklarının önünden geçtik. Ben sordum o anlattı. Neredeyse her köşe başında, her binanın önünde durarak ayrıntısıyla kültür tarihimizi gözümüzde canlandırdı. Bir günlük gezi, saatlerce süren kayıt sonrasında aktarabileceklerimiz en fazla küçük notlar olabildi. Bu da umalım ki uzun zamandır dostları tarafından yapılan ‘hatıralarınızı yazmalısınız’ baskısına katkı sağlar ve artık Osman Akkuşak, hatıralarını kitaplaştırmaya karar verir.

ANNEMİN KİTAPLARI

Kütahya’nın yerlisi olan ailesinin ilk oğlu olarak 20 Ağustos 1931 tarihinde doğduğunda, son Osmanlılar henüz meclislerden çekilmemişti. Onları tanıyarak geçen çocukluğu da ilk gençlik yılları gibi bereketli olmuş Osman Akkuşak’ın. İki kardeşten kitapların dünyasına kaçanı Osman Akkuşak olmuş. “Allah rahmet etsin, Ali Rıza işadamıydı, Emet’e ilk otobüsü getiren kişiydi” diyerek hatırlıyor küçük kardeşini.

Osman Akkuşak, ilk eğitimini annesi Nesime Akkuşak’tan almış. “Annemin kitapları vardı” diyor. “Rahmetli annem Nesime Akkuşak, mahalledeki komşuların çocuklarına ders okutan bilgili bir hanımdı. İyi hatırlarım kendi kitapları vardı, evde Ahmediye’si, Muhammediye’si vardı. İlk irfanımı, bilgimi ben annemden aldım. Ama genlerimizde de var sanırım. Gülten (Dayıoğlu) de yazar oldu, ben de yazar oldum.”

İlkokulu Kütahya Emet’te kendi ifadesiyle ‘hususi pansiyonlu ilkokul’da okumuş. Beşinci sınıfta okulun başöğretmeni, Akkuşak’ı kütüphane sorumlusu yapınca Kütüphane, kendisi için evden ve okuldan sonra üçüncü mekân olarak belirmiş. “Ben henüz ilkokuldayken orta mektebin kitaplarını okurdum” diyor.

KÜTÜPHANELERDE GEÇEN ÇOCUKLUK

Ortaokulu, Kütahya Lisesi’nin ahşap binasında okumuş. Okulun tarih hocası Zülfiye Hanım’ın bizzat kendi kitaplarını bağışlayarak kurduğu kütüphanenin de anahtarını elinde bulunduran Osman Akkuşak, bu kez okumalarının tarih ağırlıklı bir seyir kaydettiğini söylüyor. Mim Turhan Tan’ın Viyana Dönüşü kitabını ise orada okuduğu ve unutamadığı kitapların ilki olarak belirtiyor.

BABAM DA KUVVACI’YDI

İstiklal Harbi yıllarında Kuva-i Milliye Kütahya’ya iki isim gönderir. Meşhur Reşit Galip Tavşanlı’ya, Fazlı Bey de Emet’e gelip Kuva-i Milliye’yi örgütlemeye çalışıyorlar. Osman Akkuşak’ın babası Ahmet Bey de yirmili yaşlarında Kuvva’cılar arasına katılıyor. Osman Akkuşak’la uzun sohbetimizin ilk izlenimlerinden biri bu oldu; baba imgesi oldukça kuvvetli. Direkt şöyle bahsediyorbabasından: “Ciddi bir adamdı babam, onun terbiye ve tavsiyelerinin etkileri hala bende kendisini gösterir.”

HASTANEDE HASTA OLDUM

Liseyi Adana Erkek Lisesi’nde okuyan Akkuşak, mezun olma arifesinde dönem Türkiye’sinin şartlarında oldukça sıkıntılı bir hastalık olan tifoya yakalanmış. Tedavi için yattığı hastanede de bu kez tüberküloza yakalanmış. Bir süre Adana hastanelerinde sonra Milli Eğitim’in Validebağ’daki senatoryumunda kalmış. Yıl 1949-50. Tedavi gerçekleşmeyince Heybeliada senatoryumuna gönderilmiş. Birkaç ay da orada tedavi görmüş. 1950 yılınınosman akkuşak12 - Kopya (2) ortalarında hastaneden çıkıp Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’na girmiş. Sonrasında ise Çankırı Çerkeş Lisesi’nde öğretmenlik. Çankırı’nın havası ve suyu Akkuşak’ın hastalığını iyileştirmiş.

ABDİ’YLE BİZİ GÜLTEN TANIŞTIRDI

“Talebeyken daha İstanbul Express Gazetesi’ne haber, röportaj yapıyordum. Abdi İpekçi’nin nişanlısı olan hanım, bizim Gülten’in (Dayıoğlu) arkadaşıymış mektepten. Gülten önce Abdi’nin nişanlısıyla tanıştırdı beni, sonra da Abdi’yle tanıştık. Abdi o zaman gazetenin müdürü. Beni oraya aldı, yazılarım, röportajlarım çıkıyordu.

NECİP FAZIL, ‘BÜYÜK DOĞU’NUN EDEBİYAT SAYFASINI SEN YAP’ DEDİ

Osman Akkuşak’ın Üstad Necip Fazıl’la tanışması da bir hayli maceradan sonra gerçekleşmiş. Akkuşak, neredeyse okuldan atılmasına kadar uzayan bir süreci şöyle anlatıyor: “Ben okulda Talebe Cemiyeti’nin başkanıydım. Üstad Necip Fazıl, Büyük Doğu’yu günlük gazete haline getirdiğinde ben de Cemiyetin resmi antetli kağıdına, “Gazetenizi tebrik eder, başarılar dilerim” diye bir mektup gönderdim. Bir de baktık ki iki üç gün sonra klişe koymuş Üstad; ‘Gençliğin gazetemizi tebriki’ diye. Kıyamet koptu tabi. Dediler ki bana ‘Sen bu gerici adama nasıl tebrik yazısı yazarsın?’ Dedim gerici değil, şair. Ankara’dan müfettiş geldi, sorgulamaya. Bereket ki Tevfik İleri bakan. İş Celal Bayar’ın gündemine kadar gitmiş, Bayar tepkili. Okuldan atacaklar beni. Tevfik İleri müdahale edince okuldan kovulmaktan kurtulduk. Üstad çağırdı beni sonra, ‘Büyük Doğu’nun Edebiyat Sayfası’nı sen yap’ dedi. Ondan sonra günlük çıkan Büyük Doğu’nun Edebiyat Sayfasını beş altı ay süreyle ben hazırladım.”

Ömer Nasuhi Bilmen ‘cihattır’ dedi
Ben 1958’de bir dergi çıkarmaya karar vermiştim. Adını da Cuma olarak belirlemiştim. Ali Fuat Başgil’e, Ömer Nasuhi Bilmen’e, Fındıkoğlu’na ve bu isimler gibi on beş isme daha yazmayı teklif etmiştim. O zaman Nurettin Bey’e de teklif götürdüğümde ‘Hay hay Osman Bey, bunu vazife bilirim’ demişti. Böyle de güzel bir insandı. O teklif götürdüklerim arasında İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhi Bilmen de vardı. Müftü, teklifime ‘Tereddütsüz cihattır, elbette’ diye cevap vermişti.

Nihal Atsız okulda yemezdi
Osman Akkuşak’ın dostlarını, ahbaplarını bizim nesil çoğunlukla ders kitaplarından, yakın edebiyat tarihinden biliyor. Böyle tarihin içinde yaşamış bir adam Osman Akkuşak. Yahya Kemal sorumuz aklına Tanpınar’ı getirmiş olmalı ki Tanpınar’ı da ben anlatayım diyerek başlıyor anlatmaya: “Üç vasfı vardır Tanpınar’ın, eğitimcidir ki büyük hocadır. Şairdir ve nasirdir, romancıdır. Nihal (Atsız) Bey söylemişti bana, Kırtipil Hamdi derlermiş mektepte Tanpınar’a. Nihal Bey de bizim lisede hocalık yapardı. Okula geldiğinde, öğrenciler büyük halkalar oluştururdu çevresinde. Atsız bizim dönemimizde hoca olarak bulunmuyordu, kovuşturmaya maruz bırakılmıştı. Nihal Bey’i Süleymaniye’ye uzman olarak tayin ettiler. Orada rahatça çalışsın diye. Kadrosu okuldaydı ama sabah akşam oraya giderdi. Aybaşlarında maaş almaya okula gelirdi. Geldiğinde yemekhaneye inmezdi, ‘Çocukların hakkıdır’ diye. Öğretmen odasında Kahveci İsmail Efendi’nin yaptığı köftelerden yerdi, etrafındakilere de ısmarlardı.”

Büyük harf diye bir şey yok
Osman Akkuşak’ın yazılarını takip edenlerin de iyi bildiği gibi Akkuşak’ın yazı anlayışı hâkim görüşün biraz dışında. Osman Akkuşak’a göre büyük harf diye bir şey yok. Yazının ahenk ve simetrisini bozduğunu düşündüğü ‘cümlenin ilk harfi büyük harfle başlar’ kabulüne karşı çıkıyor. Nedenini ise kendisinden dinleyelim: “Rahatsız oluyorum. Metnin dışarıdan bakınca bir estetiği olmalıdır. Büyük harf, küçük harf diye bir şey olmaz. Harf vardır. Simetri önemlidir. Eski yazımızda da büyük harf yok biliyorsunuz. Diyeceksin ki özel isimlerin ilk harflerini büyük yazalım bari, özel isimler de zaten belli. Tekrar belirtilmesine gerek var mı? Bir başka şey daha, vakit alıyor, yazmayı yavaşlatıyor. Hasılı büyük harflerin ifa ettikleri bir fonksiyonu yoktur. Fuzuli bir uygulamadır.”

Yahya Kemal’i Türk Ocağı’nın açılışında tanıdım

Osman Akkuşak’la neredeyse tam bir gün süren Bab-ı Ali yolculuğumuzun ne tamamını yazmak mümkün ne de anlattıklarını yazabilmek. En iyisi denk düşürüp birlikte seyahat etmek… Yahya Kemal’i sordum, o da Yahya Kemal’i ilk ne zaman gördüğünü anlattı: “1949 yılında Türk Ocağı’nın açılışında Hamdullah Suphi’nin Saraçhane başındaki konağında -Türk Ocağı’nın merkeziydi orası- Hamdullah Suphi konuştu, Yahya Kemal konuştu… Yahya Kemal’i ilk defa orada gördüm, elini orada öptüm. Yahya Kemal’le Emirgan’daki Çınaraltı’nda da konuştuk. Oradaki Açıkhava kahvesine gelirdi. Yahya Kemal büyük adamdı, Türkçeyi mükemmel bilen adamdı.”“Bizim Türkiye Edebiyat Cemiyeti toplantıları da Klodfarer Caddesi’ndeki yerimizde olurdu. Nihat Sami Banarlı bizim başkanımızdı. Ben de umumi kâtibiydim Edebiyat Cemiyeti’nin. Milli Eğitim Bakanlığı’nın Çağdaş Türk Yazarları Komisyonu vardı. Orada ben de üyeydim. Aynı zaman Devlet Kitapları müdürüyüm. Nihat Bey de komisyonun reisi. Mehmet Kaplan, Tarık Buğra, Ahmet Kabaklı, Zeki Ömer Defne, Ahmet Muhip Dıranas, Faruk Kadri Timurtaş ve Kenan Akyüz de diğer üyeler. Bu komisyonun üyeleri, Edebiyat Cemiyeti’nin de azalarıydı…”

NURETTİN TOPÇU’YA KARŞI MAHCUBUM

Osman Akkuşak’la yaptığınız sohbet geçtiğimiz yüzyılın tüm dehalarını konuşmanızı gerektiriyor. O kadar geniş bir çevresi ve irtibat
ağı var ki, onun eski yıllara ait küçük bir hatıra diye anlattığı her şey, genelde entelektüel tarihimizin özelde ise edebiyat tarihimizin yazımı için önemli veriler içeriyor. “İlim Sanat Yayınları Bürosu vardı. Üyeleri arasında Nevzat Yalçıntaş, Sabahattin Zaim, Mümtaz Turhan, Erol Güngör gibi isimler vardı. Burada Bakanlık namına basılacak kitaplara karar veriyoruz. Nurettin (Topçu) Bey bir gün geldi. ‘Osman Bey dedi, üç yılda bir ders kitapları değişiyor. Benim felsefe ve sosyoloji ders kitaplarım var biliyorsun. Sen takip et de formalite sıkıntısını atlatalım. Bununla ilgilensinler’ dedi. Ben de aradım Ankara’da Genel Müdür Kemal Or’u söyledim. Sonra ne yaptılar, kim onu baltaladı hiç bilemiyorum ama ben de üzerinde durmadım daha sonra. Bundan ötürü Nurettin Bey’e karşı mahcubum. Ruhaniyeti beni affetsin.”

 

Fotoğraf: Sedat Özkömeç